'Adaleti hissetmiyorum!'

TAKİP ET

Van… O da başladı kendi anlatımıyla Van'ı… Sayın Timur'un 'Yıllardır bu kentte yaşıyoruz ve sanırım yaşamımızda bu kentte sona erecek' şeklindeki cümlesi her şeyi anlatmaya yetiyordu aslında…

 

Politik anlamdaki farklılıklarımız bu kent de ortaklaşmamıza engel olmamalıdır.

Bu kent de, uzun yıllardır yaşıyoruz ve sanırım bu yaşamımız da bu kentte sona erecek. Onun için bu kentin her anı, bu kentin her şeyi hepimizi ilgilendiriyor... Elbette, politik anlamda hepimizin farklı görüşleri olabilir. Bu politik görüşler çerçevesinde hepimiz hayatı başka başka yorumlarız… Ama bu farklılıklarımız kentte ortaklaşmamızı engelleyecek şekilde olmamalıdır. O yüzden bu gerçeğe vurgu yaparak başlamak istedim. Bu kent güçlü bir mozaiğin olduğu, farklı farklı düşüncelerde, farklı halklardan, farklı milletlerden insanların yaşadığı bir kent… Birbirimize karşı saygımız, ılımlı yaklaşımız olmazsa olmazımızdır. Bu açıdan bakacak olursak; Politik anlamdaki farklılıklar bu kentte ortaklaşmamıza asla engel olmamalıdır.

İki kutuplu siyaset zorlu bir süreç doğuruyor…

Son dönemde siyasetin iki kutuplu bir yapıda olması yani bir tarafta yerelde HDP iktidarı, öte tarafta merkezde AKP iktidarı ve bunların karşılıklı politik söylemleri, atışmaları bazen ortaklaşma noktasında sorunlar doğurabiliyor.  Bu anlamda sivil toplum örgütü ve temel hak ve özgürlükler noktasında çalışan bir yapı olarak önerimiz birbirimizin hak ve hukukuna saygı duyup kenttin öz kimliğine kavuşması hususunda enerji harcanmasıdır…

Devletin esas yapı taşı adalettir… Adalet olmazsa; Şehir de olmaz Van’da…

Sonra bu kentte öncelikli olarak Adalet anlamında neyimiz eksik neler yapmamız gerekiyor bu durumu değerlendirmemiz gerekiyor. Az önce de ifade ettim ne yazık ki politik tutumlar adalet mekanizmasına da yansımış durumda… Oysa Adalet mekanizması bu politik ortamlardan tamamen uzak durması gerekiyor. Çünkü bir devletin esas yapı taşı adalettir... Adalet noktasında bir tartışma yürütüldüğü zaman veya adalet, iktidarların güç odağı noktasına dönüştüğü an, o devletler için ciddi tehlikelerin başladığı andır... İşin tehlikeli boyutlarından bir tanesi de ülkedeki politik ayrışmaların kurumlara da sirayet ediyor olmasıdır... Bu çerçevede yargının da bu politik tartışmalar içerisinde bir yerde konumlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa Adalet mekanizması tüm bu ortamlardan uzak, yalnızca ‘Adalet çerçevesi’ içinde hayat bulmalıdır…

Adaleti hissetmiyorum…

Van’da yaklaşık 500 avukatı olan bir baronun temsilcisi olarak şunu çok rahatlıkla gözlemlediğimi söyleyebilirim. Bu kent de bu Adliye’de, Türkiye’deki politik tartışma ve ayrışmalardan nasibini almış ve adalet duygularını çok ciddi bir biçimde zayıflatmış durumda… Yani bir hukukçu olarak çok rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki, Adalet duygusunu bu mekânda kendim hissetmiyorum. Baro birlikleri olarak bütün çabamız, bütün gayretimiz başta kendi kentimiz olmak üzere ülkemizin her tarafında adalet duygularının yeniden yeşermesinin sağlanmasına yöneliktir…

Adalet çekilse hayat durur…

Bu kent de ilk önce adalet mekanizmasının, adalet duygusunu güçlendirecek bir yapıyla ortaya çıkmasını istiyoruz. Fiziksel mekân olarak çok modern bir bina yapılmış olabilir ama adalet duyguları olmadığı sürece istediğiniz kadar modern bina inşa edin. Bunların hiçbir önemi olmayacaktır… Ve bunların toplum nezdinde karşılığı da yoktur. Bakın yeni yeni cezaevleri yapılıyor. Bu ülkenin yeni cezaevlerine değil eğitim kurumlarına ihtiyacı var. Van’da birçok cezaevi yeni yapılıyor bitti bitmek üzere. Bu ülkede bizler eğitimi güçlendirdikçe yaşayan bütün halklara bütün milletlere bütün insanlara saygı gösterdikçe hakları hukuklarıyla bunları tanıdıkça bu ülke o zaman büyür ve güçlenir... Bu gerçeği görmezden gelmek tarzındaki yaklaşımımız ülkeye ancak güç kaybettirir…

Van kalkınır kalkınmasına da önce Huzur gerekli...

Bu ülkede Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bir takım sorunlar var... Mesela Kürt sorunu bu sorunların başında geliyor. Hep üstü kapalı tutularak bugünlere getirildi ancak çözüm noktasında hiçbir gayret içerisine girilmedi… Adına ne derseniz deyin. Barış süreci çözüm süreci vs. Bu süreç; bu meseleyi politik anlamda tartışma, muhataplarıyla bir ataya gelip buna bir çözüm arama ve soruna kökten çözüm bulma tartışmasıydı. Toplumun hemen hemen önemli bütün kesimleri de bu süreci ciddi bir şekilde destekledi ve arkasında durdu…

Yüzyıldır denenen farklı yöntemler sorunun nasıl çözülmesi gerektiğini artık öğretmiş olmalı bizlere…

Yaşamış olduğumuz bu yüzyılda artık yaşanılan bütün problemler konuşularak, tartışılarak demokratik siyaset alanında çözüme kavuşturulabiliyor ancak... Hal böyleyken bu meselelerin güvenlikçi ve silahlı yaklaşımlarla çözülemeyeceğini artık anlamak lazım… Bu sorunun kısa, orta ve uzun vadede çözülecek yanları var… Yüzyıldır denenen farklı yöntemler sorunun nasıl çözülmesi gerektiğini artık öğretmiş olmalı bizlere… Hatta örnek verecek olursak, bakın, Cumhuriyet döneminde yaşanan Şeyh Sait isyanı, Dersim ayaklanması, 1960 yılları darbe dönemleri, 1980’de PKK’nın ortaya çıkışı, 1990’lı yıllarda yaşanan olaylar vs... Bunların hepsine baktığınız zaman bu meselenin güvenlikçi ve silahlı yaklaşımlarla çözülemeyeceğini çok açık ve net bir şekilde görebileceğiz... Hatta bu çözüm süreci gündemi oluşmaya başladığı ilk günlerde, Van’da yüze yakın birbirinden farklı düşünen sivil toplum örgütü bir araya gelerek bu sürecin desteklenmesi gerektiği yönünde bir kamuoyu oluşturdu. Bunun içerisinde şehit yakınları derneği de vardı kendisini barış anneleri olarak tanımlayan gerilla anneleri de vardı. Hatta muhafazakâr yapılardan tutun demokratik sol düşüncede olan kurumlarda bu sürece destek verdi. Tüm bunların bir araya gelmesinin nedeni bu sorunun, bu süreçle kimsenin burnu dahi kanamadan bir barış ortamına dönüştürülmesi isteğiydi…

Barış, huzur, ekonomik iyileşmeyi sağlar… Huzur ortamında turizm tavan yapar…

Bu siyasal süreç diğer alanlarda da ciddi bir heyecan uyandırdı tam da o vakitlerde insanlar turizm amaçlı buraya akın etmeye başladılar... Hal böyle olunca esnaf lokanta açmak zorunda kaldı, yeni işletmeler açılması gerekti, oteller kuruldu… Ancak bir zaman sonra siyasal alan bütün alanları tetiklemeye başladı. Bu ülkede bir korku hâkimiyeti ile birlikte halkların kimlikleri tanınmamaya başlandı, kendilerini ifade etmeleri engellendi… Oysa Avrupa’da böyle değil. Birçok Avrupa ülkesinde insanlar çocuklarına kendi dilinde eğitim verilebiliyor. İşte bunu kendi ülkemizde göremiyoruz… Düşünün Ortadoğu’nun en önemli halklarından biri olacaksınız ve halen ana dil tartışmasının ortasında bulacaksınız kendinizi… Bu korkulardan artık gerçekten vazgeçmemiz gerekiyor. Bu korkuların bu devletin bekasıyla bir ilgisinin olduğunu düşünmüyorum. Bizim fikrimiz şu; herkesin kendisini farklı dil, din mezhebiyle ifade ettiği bir ülke… Siyasal anlamdaki bu kısır döngüler ekonomik alana da sirayet ediyor, sosyal alana da… Bu ciddiyet ve gerçeklikle artık yüzleşmemiz gerekiyor. Türkiye’de yaşayan her bir birey kendi farklı kimliğiyle bir zenginliktir. Bu zenginlimizin farkında olmamız gerekiyor.

Birbirlerinin geçmişlerine, kültürüne, inançlarına, saygı duymayan milletlerin uzun yaşama şansı yok denecek kadar azdır.

Van’ın 1920’li yıllardaki nüfusuna bakın. Nüfusun önemli bir kısmı ermeni, önemli bir kısmı Kürt, önemli bir kısmı Türklerden oluşuyordu... Ama şimdiki demografik yapıya baktığımız zaman bunun ciddi bir şekilde değişiklik gösterdiğini görürüz... Yani bir dönem başka milletlerden insanlar daha çoğunluktayken, bugün başka milletten insanlar daha çoğunlukta. Bu bizim açımızdan birbirimize tahammül etme, birbirimizi anlama, birbirimize karşı empati kurma yeteneğini kazandırıyor. Bir birlerinin geçmişlerine, kültürüne, inançlarına, saygı duymayan milletlerin uzun yaşama şansı yok denecek kadar azdır. Uzun yıllar savaşlarla enerjilerini harcayan maddi manevi kayıpların ötesinde milyonlarca insanın yok olmasına sebep olan savaş süreçlerini bizim yaşamamız gerekmiyor… Yapılacak tek şey tahammül…

Geçmişten günümüze ne yaşandıysa bu yaşananlardan dersler alıp bu kent ve bu kentin selameti için ortaklaşmamız lazım.

Kentimizin ciddi bir göç alıp ciddi bir göç verdiğini hepimiz bilmekteyiz. Böyle bir demografik yapıda elbette insanların birbirini anlaması birbirilerini tanımaları birbirlerine karşı empati kurmaları zor ama zorunludur. Geçmişten günümüze ne yaşandıysa bu yaşananlardan dersler alıp bu kent ve bu kentin selameti için ortaklaşmamız lazım. Bunun başka bir alternatifi yok. İnsanlar iki siyasal parti arasına sıkışıp kalmamalı. Bu durumda her iki siyasal partinin de toplumu kucaklayıcı politikalar üretmesinin gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum…

 

Politik talep ve önceliklerinizle hareket ederseniz o güç birliği platformu artık kendi amacından uzaklaşmış olur…

Bir taraftan güç birliği platformu bir taraftan kent konseyi… İkisi de aslında Van’ın gelişimi için gerekli iki yapı. İkisinde de görev aldığım için ikisinin de eksik ve fazla yönlerini rahatlıkla görebildim. Bu kuruluşların hem sivil yönü hem de kamu yönü var. Mesela Kent konseyi kurulduğundan beri kamu yönü hep eksik kalmıştı... Sivil kısmı sürekli ön plandaydı. Güç birliği platformunda ise kamu yanı ön planda sivil yanı eksik kaldı şeklinde bir değerlendirme yapabiliriz... Aslında her iki yapıyı da güçlendirmek gerekiyor. Her iki yapı da bu kentin güçlenmesi, ortaklaşması için kullanılabilecek, faydalanılabilecek yapılardır. Ancak bazen bazı siyasal sahipler tarafından bu kurumlar kendi asıl amaçlarından uzaklaştırabiliyor. Yani siz politik talep ve önceliklerinizle hareket ederseniz o güç birliği platformu artık kendi amacından uzaklaşmış olur…

Yalnızca samimi bir birliktelik ve Van ortak paydasında buluşma ile birçok sorun hal olabilir.

Van’ın sorun ve sıkıntıları hep vardı hep de var olacak… Bu ve buna benzer sorunlar aslında Türkiye’nin birçok ilinde de var… Politik anlamdaki tıkanmalar bu sorunların çözümünde problemler yaratabileceği gibi, kentin birçok anlamda rahat nefes alamamasına da sebebiyet verir. Yalnızca samimi bir birliktelik ve Van ortak paydasında buluşma ile birçok sorun hal olabilir.

Turizmin gelişmesi anlamında hiçbir kanattan ciddi bir refleks göremiyoruz…

Öncelikle Kentimiz fabrikası sanayisi olan bir kent değil. Van turizm potansiyeli yüksek bir kent ancak turizm potansiyeli yüksek bu kentte ne kamu kurumlarından ne sivil toplum örgütlerinden ne de yurttaşlardan turizmin gelişmesi anlamında ciddi bir refleks göremiyoruz... Kültür turizm il müdürlüğü ya da belediyenin kültür anlamında önemli çalışmalarını bir kenara bırakmıyorum. Bunlar var doğrudur. Ama turizm potansiyeli yüksek bir kent için yeterli midir değil. Bu konuda turizm kentti kimliğini hep birlikte oluşturmamız gerekiyor. Ve maalesef ne zamanki İranlılar bu kente gelmeye başlarsa hep acaba turistlerden yüksek fiyatlar alınacak mı şeklinde bir tartışma başlıyor. Çok iyi bilmeliyiz ki bir turiste yapılacak bir yanlış bin turisti kaybetme anlamını taşır. Gerek kent konseyi gerekse de güç birliği platformunun gündemine bu kenti nasıl bir turizm kenti haline getirebileceğimizin gayretlerini sürdürmeye devam edeceğiz…

Sahipsiz bir şehir misali Van gölü…

Sanırım Van gölü başla bir kentte olmuş olsaydı bu göl çok daha farklı değerlendirilirdi. Ama biz edebiyata konu olmuş, belki birçok edebi alanda ilham kaynağı olmuş bu gölü değerlendiremiyoruz. Çevresinde bir taraftan kamu kurumların işgal ettiği alanlar, tam kenarından geçen şehirlerarası yol, fiilen gölden bir kazanç elde edemememize yetiyor da artıyor bile... Kamu kurumlarının işgal ettiği yer sayısı o kadar fazla ki örneğin karayolları misafirhanesi, yok valilik, yok DSİ kampı, hemen hemen her kurum gölün en güzel bir kenarını işgal etmiş durumda. Ayrıca şehirlerarası yol gölün kenarından geçmez. O yüzden de çevre yolunun bir an önce faaliyete geçmesi bu açıdan ciddi bir önem taşıyor. Ve kurumların o güzel alanlardan bir an önce kaldırılması da ayrı bir mesele...

Kentimizin kimlik sorunu… Maalesef o sorun halen sürüyor…

Kentin bir kimliğinin olmadığı gerçeğini kabullenmek gerekiyor. Mesela eski Van evi diyebileceğimiz bir evimiz yok. Kale de bir tane var orada da nasıl bir işletme anlayışı var doğrusu pek anlamış değilim. Oraya girebilmek neredeyse imkânsız gibi... Hâlbuki gittiğiniz birçok kentte durum böyle değildir. Diğer kentler, kültürlerini tanıtmak için neredeyse kültür elçileri oluştururlar… Mesela yeni imar çalışmaları yapılırken, kent kimliğinin oluşması konusunda söz sahibi olan mimarlar, mühendisler burada etkin rol oynamaları gerekiyor. Daha birçok alanda halen eksikliklerimiz bulunuyor… Burada herkese görevler düşüyor. En başta kamu gücünü kullanan valilikten tutun, yerel iktidar belediyelere, belediyelerden tutun, sivil toplum örgütlerine kadar… Kimliğimizi kazanmanın tek şartı budur çünkü…

Son sözüm şu ki; Umudumuz var!

Van bir kültürler mozaiği olabilecek yapıda bir kent. Şunu çok iyi biliriz ki, Vana bir kere alıştığınız zaman artık onu bırakmak mümkün değil. Yaşar Kemal’in dediği gibi; Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van Gölü'nün maviliğinde olamaz. Masmavi… Deli eden bir mavilik... Ne gökyüzünde vardır öyle bir mavi, ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye: Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi. Bir de bir camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi." Herkesin özgür, rahat yaşayabileceği, her dilin, dinin, ırkın, milletin, kendisini ifade edebildiği özgür bir Van umudumuz var... 

 

Murat Timur kimdir?

 

 

1977 yılında Hakkâri’de doğdu,1995 yılında Hakkâri Lisesi'nden, 2001 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 2003-2006 döneminde İnsan Hakları İl Kurulu Üyesi, 2005-2007 döneminde Van Barosu İnsan Hakları Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. 2008-2010 ve 2010-2012 döneminde Van Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği aynı zamanda başkan yardımcılığı görevinde bulundu. Bu dönem içerisinde Staj Eğitim Merkezi, İnsan Hakları Komisyonu ve CMK sorumlusu olarak görev aldı. Çağdaş Hukukçular Derneği Van Şube Başkanlığını iki dönem yürüttükten sonra 2008 yılında ÇHD Genel Merkez Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi. 2009-2013 döneminde Van Kent Konseyi Genel Sekreterliği görevini yürüten TİMUR, Baro Başkanlığına seçildikten sonra bu görevinden ayrılmıştır.