Kadir Cesur ismi anıldığında 'Yönetmenlik' kimliğiniz ağır basıyor olsa da biz bir bütün olarak tanımak istiyoruz sizi... Bilinmeyen yönlerinizle bize kendinizden bahseder misiniz?
Doğrusu kendimi tanıtmada çok fazla zorlanan biriyim. Kısaca Kadir Cesur ben… Van TV’de program yapımcısı ve sunucusu olarak çalışmaktayım… Onun dışında özel bir tiyatro ekibimiz var. O tiyatro ekibinde de tiyatro yazarlığı, yönetmenliği ve ara sıra da oyunculuğunu yapmaktayım… Radyoculuktan gelmeyim sonra televizyon sonra kamera… Vs… Bunlar içerisinde en ağır basanı hangisi diye sorarsanız şüphesiz ki tiyatro derim… Çocuk yaşlarda başladığım tiyatro, bir özgüven kazanmamı ve bu özgüvenle birlikte yeni bir şeyler yapmam konusunda bana son derece katkılar sundu. Bundan dolayı tiyatronun bende ki yeri farklıdır…
Birçok farklı alanlarda çalışmalar yürüttüğünüzü biliyoruz… Sunuculuk, Yazarlık ve Tiyatro... Birbirinden farklı bu alanlarda çalışmalar yürütürken gönlünüzün daha fazla kaydığı alan hangisi diye sorsak neler söylemek istersiniz…
Güne çok geç uyanıyorum... Yanlış anlamayın uyanamadığımdan :) Hal böyle olunca günüm de çok kısa geçiyor... Ve bu kısa güne birçok önemli işimi sığdırmaya çalışıyorum. Televizyonda gün boyu haberlerle haşir neşir olmak insan psikolojisinde derin izler bırakabiliyor. Bu da zihninizi oldukça fazla yoruyor… Tiyatro işte tam da bu noktada bana iyi geliyor. Bir televizyon programının yoğunluğunun ardından bir tiyatro salonunda olmak kendimi oldukça rahatlamış ve üzerimdeki negatif enerjiyi atmış gibi hissettiriyor… Günlük hayatım sadece televizyon ve tiyatro ile de geçmiyor. Koşturmayı çok seven biriyim… Çocukluğumdan gelir bu özelliğim… Aynı anda birden fazla işle meşgul olabilirim... Mesela bir yandan televizyon programlarının hazırlıklarını yaparken bir yandan şiir yazıyor bir taraftan da tiyatro oyunlarının metinlerini gözden geçirebiliyorum... Gönül kayması olayına gelince; Galiba gönlümün kaydığı tek alan Tiyatro'dur...
Barış Manço derki; Önce kendinle barış sonra çevrenle barış sonra 'Yurtta barış dünyada barış'…
Ülkemizdeki sıcak gündemi sormadan geçmek eksiklik olur sanırım… Bir yazar bir aydın olarak problemin asıl kaynağı nedir sizce…
Kendimi bir aydın olarak görmüyorum en başta… Sanatçı mıyım değil miyim oda ayrı bir tartışma konusu… Problemin asıl kaynağı Barış Manço’yu dinlememektir bence… Çünkü derki Barış Manço; Önce kendinle barış sonra çevrenle barış sonra 'Yurtta barış dünyada barış'… Bu bağlamda yapmamız gereken en önemli şey şüphesiz ki önce kendimizle barışık olmamız… Bunu yapan biri zaten dolaylı olarak çevresini de sevmeye başlayacak, bu çember git gide genişleyecek bütün dünyayı saracak şekilde bir barış çemberine dönüşecektir. 'Çünkü savaş ancak nefretlerden ve aşırılıklardan doğar'. Gündemi takip eden biri olarak cevap verecek olursam; doğrusu oldukça zor bir gündem… Konuşulacak konuları tek tek açmadan söylenecek en güzel şey bence aydın olanların, sanatçı olanların yapması gereken tek şey her zaman ezilenin yanında, her zaman mazlumların yanında yer almaktır. Sanatçı ve aydın olmak; Kimsenin görmediğini görebilmek kimsenin duymadığını duyabilmek, kimsenin dile getiremediğini dile getirebilmektir...
Eğer ben şairsem Nazım Hikmet nedir? Nazım Hikmet şairse ben neyim?
40 yıllık hatır… Büyük ilgi gördü sanırım... Biraz anlatır mısınız? Neler var bu kitapta...
Önceki soruya istinaden şunu da ifade edeyim… Kendimi bir şair olarak da görmüyorum… Şiirle uğraşan, şiire değer veren biriyim bu doğru. Eğer ben şairsem Nazım Hikmet nedir? Nazım Hikmet şairse ben neyim? Bir Atilla İlhanı bir Ahmet Arif’i düşünün... Bu gibi şair kelimesinin yakıştığı insanların yanında kendimi bir şair olarak nasıl tanımlayabilirim... Bazen dilimiz tutulur. Bazen bazı şeyleri sözcüklerle, dille, seslerle anlatamayız… İşte bu noktada en sağlam iki dost dediğimiz şeyler devreye girer… Verdiğiniz sırrı bir başkasına taşımayacak verdiğiniz sırra sadık kalacak, siz ne derseniz onu yapacak bu iki sırdaş kâğıt ve kalemdir… Kalem ve kâğıtla dertleşebileceğimi anladığım andan itibaren yazmaya başladım ilk şiirlerimi İlköğretim 8 sınıfta... Şöyle ki; Ve her şey onunla başlar./Tüm kaderin onun elindedir/Öyle hissedersin/En nefret kusan bakışlarından bile nice umutlar çıkarır/O umutlara dayanarak/Sabah evden çıkmadan saçlarını tarar, allanır pullanırsın/Ve o gelir karşına/En başta ilk defa görüyormuş gibi şaşırırsın/Sonra avuçların terler/Sonra bir rüzgâr eser üşürsün/Acaba olabilir mi diye düşünürsün/Kalp atışların hızlanır/Ellerini tutmak istersin/Ama sonra dokunsan kırılacak bir cam parçası gibi görür vazgeçersin/Sanki karşındaki kişi pamuk tarlasından kopup gelen bir pamuk parçasıdır/Nefes alıp versen uçacaktır/Nefes almazsın/Nerede görürsen gör bir selam beklersin/Alamasan da sen içinden “günaydın” dersin/Yanından geçerse arkasından bakakalırsın/Başkasını sevdiğini öğrenirsen/Sabaha kadar ağlarsın./Daha sonra insanlar sanki üstüne geliyordur./Agresif davranışlar sergiler, olur olmadık şeylere sinirlenirsin./Hayatın giyotinlere vurulur./Yorulur, bıkarsın, ağlarsın./“Olmayacak” deyip unutmaya çalışırsın, unutamazsın./Kalbinin kontenjanı bir kişiliktir ve dolmuştur./Her şey geçmiş olan olmuştur./Aradan aylar geçer./Ve yine bakışlarından bir umut bulursun./Oysa o bakışlarda nefret vardır./Ama yinede sende umutlar uyandırır./Bu defa aylar değil, beklide yıllar geçer./Karşına başkası çıkar./“Bu defa tamam, unuttum yıllardır acı çektiğim aşkımı.” dersin./Yanılırsın./Bunu benden iyi bilemezsin./Bu defa onu sevdiğini sandığın halde,/Ötekinin ismini duyduğunda bile, ağlarsın, gözyaşı dökersin./Sen bir kere onu sevmişsindir./Ne kadar “sildim” dersen de silemezsin./Biliyorum halen beklediğin şey bir “günaydın”/Unutmak o kadar kolay mı sandın?
Asıl sorunuza gelince, beraber bir acı kahveyi bile paylaşamayanların hikâyesidir 40 yıllık hatır... Bir insanın 18 yaşından 58 yaşına kadar olan 40 yıllık serüvenini anlatır... İsmini de kitaptaki bir şiirden alır. Şöyle ki; Hatırı yokmuş yaşanmışlıkların./Hikaye bu ya içilmiş bir acı kahvemiz bile olmadı./Sadece kırk yıllık acılar kaldı geriye./Önceleri sevdiğini söyleyen bir melektin gözümde./Her seferinde düşme pahasına olsun elimi uzattığım uçurum gülüydün./Yaşım on sekizdi seni tanıdığımda.../Buram buram hasret kokardın o zamanlar./Elif elif gurbet tüterdin./Bir yanımda sen vardın, diğer yanım nafile./Bakarken gözlerimden kıskanırdım seni./Elim eline değdiğinde yaşım yirmi olmuştu./İlk defa ellerim sahibini bulmuştu... Aslında her şiir birbirinin devamı, birbirinin tamamlayıcısıdır… Şiirlerimi kitaplaştırmadan öncesine kadar şiirlerin bana ait olduğunu düşünürdüm. Kitap yayımlandıktan sonra şiirlerin bana ait olmadığını anladım.
40 yıllık hatır kitabınızda sizi en çok anlatan şiir hangisi…
Kitabı okuyan birçok dostlar kitabın içindeki birçok şifreden haberdar olduklarını söylerler... Kitabın çeşitli yerlerinde şifreler vardır. Kitabı çıkardıktan sonra içindeki şiirlerin artık bana ait olmayacağını kabul ettiğim için en azından o şifreler bana kalsın istedim. Radyoculuk dönemlerimde de en çok istek aldığım bir şiirim, Kaygılarım… Evet sanırım beni en iyi anlatan bu şiirim olmuştu. Benim için çok ayrı bir yeri vardır. Şiirlerimin anası derim ona. Kitabın içindeki bütün duyguları içinde toplayan bir şiir desek daha yerinde bir tanımlama olmuş olur sanırım...
Yeni şiir kitabınızdan bahsedelim biraz... İpuçlarını paylaşabilir misiniz?
Yeni bir kitap çalışmam var doğrusu… Adını henüz belirlemesek de. Fikirlerine çok önem verdiğim, edebiyattan, sanattan çok iyi anlayan bir arkadaşımla sürdürüyoruz çalışmalarını. Bu kitap çalışmam biraz daha çocukluk yıllarımdaki insanların yaşamış oldukları maceralarla ilgili… Yine şiirlerden oluşan… Şöyle ki; Merhaba ben Ali / Yedi yaşında aklı başında bir ilkokul öğrencisi / Bu da Ayşe güzeller güzeli Ayşe / Okul çıkışında top oynardık bu sokakta / Ben ebe olurdum, arkam önüm, sağım, solum saklanmayan sobe / Herkesi bulurdum bir Ayşe’yi bulamazdım, öyle bir yere saklanırdı ki; çıkarmaya kıyamazdım / şeklinde… Aslında kitabın adının ilk başlarda saklambaç olmasını düşünmüştük… Sonra arkadaşımın da önerisiyle Kayıp uçurtma dedik… Kesin olmamakla birlikte ve nasip olursa yakın bir zamanda çıkarmayı planlıyoruz...
Dilerseniz şimdi de OPANA Sanat tiyatrosunun dününü bugününü konuşalım… Kimler geldi kimler geçti… Anlatır mısınız?
Dilerseniz tiyatroya nasıl başladığımla başlayayım. İlkokuldayız. Okulumuzda tiyatro sahnesi olmadığından yakındaki bir okulun tiyatro sahnesinde 'Pırtlatan Bal' adlı bir tiyatro oyunu izliyoruz. Özel bir tiyatro oyunuydu. İzledik çok hoşumuza gitti. O gün orada şunu söyledim kendi kendime bir gün bende bu sahnede çıkıp oyunumu oynayacağım diye. Aradan yıllar geçmişti. Liseli yıllarımız... Mehmet Akif ERSOY lisesindeyiz… Orada Ümit Pınaroğlu ve Rıdvan Ayhan ile tanışıyoruz. Onlarla beraber okulun tiyatro kulübünde, neredeyse sorumluluğun tamamını biz alıyoruz... Buda bizi olabildiğince mutlu ediyor. Artık bu andan itibaren bu işi yapabilme noktasındaki inancımız zirve noktasına ulaşıyor. Ve daha lise bitmeden kendi özel tiyatro topluluğumuzu kuruyoruz… Ümit ve Rıdvan’ın yanı sıra ekibe birçok ismi daha katarak geniş bir ekip oluşturuyoruz. Ve nihayetinde benim yazmış olduğum 'Kurgusuz Hikayeler' adlı oyun ile start alıyoruz. Hemen devamında Ümit Pınaroğlu’nun ‘Biz Üniversiteliyiz’ adlı oyunu oynuyoruz. Artık kendi yazdığımız oyunları sahnelemek ekibimizin geleneği haline geliyor… Ekip sayımızın 40 kişiyi bulduğu bir döneme girmiştik… 'Abartman' adlı oyunu sahneliyoruz ve müthiş bir beğeni topluyor. O günden bugüne ekibimize gelen giden birçok isimler oldu. Ancak sabit kadromuzu oluşturan isimler de vardı; Ümit Pınaroğlu, Rıdvan Ayhan… Daha sonra ekibimize katılarak birçok katkılar sunacak isimler de olacaktı... Tolga Meral, Doğan Özgür.
Tiyatroculukta en parlak döneminizi sormak istiyorum şimdi de...
2010- 2011 yılları En parlak dönem diyebileceğimiz, daha doğrusu iyi işler çıkardığımız bir dönem olmuştu 38 kişilik dev bir kadroyla seyirciyi selamlamıştık… Abartman adlı oyunu ilk kez sahnelemiştik. Ve büyük bir beğeni toplamıştı. O günden bugüne kalan iki önemli değer yine Ümit Pınaroğlu ve Rıdvan Ayhan.
Şimdi biraz hayat tecrübelerinizden faydalanalım… Tiyatro size en çok neyi öğretti?
Bu sorunuza şöyle bir cevap verebilirim… Aslında bugüne kadar hayata dair öğrendiğim ne varsa hepsini tiyatro sayesinde öğrendim... İnsanlarla nasıl konuşulması gerektiğinden tutun, ortamlarda nasıl davranılması gerektiğine kadar… Çünkü en yaygın tanımla tiyatro yaşamın sahneye uyarlanmış halidir… Tiyatro bana İnsan olmayı öğretti...
Birincisi; Sizi tiyatroya bağlayan en önemli şey ne? İkincisi; Sizdeki hangi özellik ekibinizin bugünlere dek gelmesini sağladı.
Her zaman söylüyorum bir kez daha söyleyeyim… Tiyatro öyle bir meslek ki o sahnenin tozunu yutan bir daha o sahneden vazgeçemez… Tiyatronun apayrı bir büyüsü vardır. En cezbedici yönü ise, ne kadar zarar ederseniz edin, ne kadar büyük zorluklar çekerseniz çekin ve ne kadar bıkma noktasına gelirseniz gelin oyunun sonunda almış olduğunuz alkışlar her şeye bedeldir... Ve tüm bunlara rağmen o alkışların ardından bir sonraki sahneye çıkacağınız günün hayalini kurarsınız. İkinci sorunuza yanıtım ise biz hiçbir zaman tiyatro sahnesi ile gerçek hayatı birbirine karıştırmadık. Ekibimize gelen tüm arkadaşlarımızla da bu prensipte anlaştık. Dedik ki tiyatro provasının olduğu salona girerken, kimliğinizi, cinsiyetinizi, duygunuzu, düşüncelerinizi, siyasi kimliğinizi, her şeyinizi kapının dışında bırakıp ve öylece içeri girin diye... Ve yine yönetmen oyuncu ilişkisini sağlam temeller üzerine kurduk. En önemlisi oyuncalar arasında hiçbir zaman ayrım yapmadık Bu yönüyle ekibimizin dağılmadan bugünlere gelmesini sağlamış olduk...
Ahde vefa... İyi gününüzde kötü gününüzde sizleri yalnız bırakmayanları sorsak...
Aslında burada biraz yakınmak istiyorum... Yıllardan beridir Van'da tiyatro oyunları düzenleyen özel bir tiyatro ekibiyiz. Daha doğrusu yıllardan beridir özel tiyatro denince akla gelen markalardan biriyiz. Ama bugüne kadar Van'da kültür sanat anlamında bize destek olan hiçbir kurum veya kuruluş olmadı. En azından Resmi kurum ve kuruluşlardan herhangi birinin bize sahip çıkmasını beklerdik. Destek olsun isterdik. Bir zaman sonra bu sevdadan da vazgeçtik. Dedik ki bize destek olmayın bunu istemiyoruz ama köstek de olmayın. Ancak gelin görün ki belli bir zaman sonra ilgili bazı kurumlar bize köstek de olmaya çalıştılar... Bir tekelleşme durumu ile karşı karşıya bıraktılar. Bu yüzden özel anlamda birçok tiyatro ekibi birer birer yok olup gittiler. Ancak şuanda özel anlamda varlığını sürdüren tek tiyatro ekibi yine OPANA sanat topluluğudur. Bir şey daha eklemek istiyorum ahde vefa dediniz... Bize bugüne kadar asıl yardımcı olması gerekenlerin dışında yardımcı olan bir isim var ve bu ismi zikretmeden geçmek olmaz elbette... 2015-2016 yani son iki sezonumuzda yanımızda çok değerli bir hocamız var. Anka Kültür ve Sanat merkezinden değerli hocamız Necdet Bayat. Bize Kültür Sanat merkezinin kapılarını sonuna kadar açtı. Kültür merkezinin yanı sıra Necdet hocanın engin fikir ve tecrübelerinden faydalanıyoruz. Ve onun tavsiyelerine uyarak oyunumuza daha farklı renkler katmaya çalışıyoruz. Provalarımızı aldıktan sonra onun tatlı muhabbeti ile de vakit geçiriyoruz. Kendisine sizin gazeteniz aracılığıyla kendim ve tiyatro ekibimiz adına sonsuz teşekkürlerimizi ve şükranlarımızı iletiyoruz.
Şimdilerde neler yapıyorsunuz... Yeni bir tiyatro oyununuzun hazırlıkları içerisindesiniz sanırım... Neler yapmak istiyorsunuz?
Öncelikle ekipteki arkadaşlarımızın ismini saymadan geçmek istemiyorum. Onlar bu ekibin ekip olmasını sağlayan kişilerdir. Doğan Özgür, Tolga Meral, Ümit Pınaroğlu, Rıdvan Ayhan, Bahar Çelik, Yeşim Çuyrak, Emine Doğaç, Meral Yıldız, Aysel Doğaç, Adnan Deniz, Sedat Calın ve desteklerini bizlerden esirgemeyen birçok arkadaşlarımız daha var. İşte biz de bu değerli isimlerle birlikte çok güzel işler yapabildiğimizi tüm Türkiye'ye kanıtlamak istiyoruz. En büyük amacımız da bu zaten. İnsanlar batıdan doğuya baktıkları zaman sanatı buradan görebilsinler. Sanatı ilk doğduğu yerden görebilsinler...
Röportajımızın sonuna doğru gelirken, Provalarınız keyifli geçiyor bildiğimiz kadarıyla... :)
Evet öyledir... Özellikle Doğan Özgür arkadaşımızın prova öncesinde aldığımız atölye çalışmalarında kuralların tamamını ihlal etmesi bizi oldukça zorlamaktadır :) Kendisini çok seviyorum. Ancak bu özelliğinden dolayı oldukça sinirleniyorum :) Öte yandan ekibimizdeki arkadaşların tamamı birbirinden değerli. Hangisini görürsem göreyim mutlu oluyorum. Ancak uzun bir zamandır aramızda bulunmayan namı değer cancan :) Yeşim Çuyrak çok değerli bir dostumuz... Onu görünce son derece mutlu oluyorum...
Bir Sanat Sokağımız Olsun! Ama gerçekten 'Sanat Dolu' olsun!
Son olarak, söylemeden geçemeyeceğim diyebileceğiniz bir şey var mı?
Bizim çok güzel caddelerimiz sokaklarımız var... Bizim bu caddelerimiz, sokaklarımız kültürü, sanatı ağırlamak zorundalar... Bizler sanatçı bir neslin çocuklarıyız... Feqiye Teyran'ların, Ahmet Arif'lerin, Ahmedi Xani'lerin torunlarıyız. Onların çocuklarıyız... Sanatçı bir nesilden geliyoruz... Bu caddeler, bu sokaklar onların ayak izleriyle dolu. Onların kokuları, onların sanatlarıyla dolu. Bizim de bu sokakları caddeleri sanatla doldurmamız gerekiyor. Bugün Van'da ismi Sanat Sokağı olan ama sanatla uzaktan yakından alakası olmayan sanat sokağına değinmek istiyorum... Sanat Sokağı dediniz mi o sokak tamamıyla sanat sokağı olmalı. Orası kahvehaneler sokağı olmamalı... Orada kitapçılar olmalı, sinemalar olmalı, tiyatro salonları olmalı. Ve orada fotoğraf sergileri olmalı... Orada insanlar gitarlarının tellerine dokunabilmeli... O sokak sanat kokmalı ve oradan geçen insanlar sanat dolmalı... Oradan geçen insanlar oranın sanat sokağı olduğunu anlamalı. O sokağın köşe başlarında araçlar park halinde durmamalı... Köşe başlarında sigara satan çocuklar olmamalı. Ki çok zor bir şey değil. İstenirse çok kısa bir zamanda oraya bir çeki düzen verilebilir... Biz de üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Her hafta sonu o sanat sokağında sokak tiyatrosu yapmaya gönülden razıyız...













