"İnsan" denilince düşünce olarak her çağ kendi cevabını veriyor.
İnsan Nedir?
Kimi Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi dedi, kimisi düşünen hayvan olduğunu dile getirdi.
İnsan Nedir?
Cevap filozoflara karşıda değişir:
– Aristoteles'e göre insan, “politik bir hayvan”dır.
– Descartes'a göre “düşünen bir töz.”
– Sartre’a göre “kendi varlığını seçmek zorunda kalan özgürlük.”
Ama belki de en yalın ve sahici tanımı Victor Frankl verir:
“İnsan, kendisinden başka her şeyi elinden alınmış olsa bile, nasıl bir tavır alacağını seçebilen varlıktır.”
Peki bu farklı düşünceler nereden geliyor?
Gel birde diğer yönlerden "İnsan Nedir?" başlığına bakalım.
Bir taş kendini taş olarak bilir mi? Ya da bir ağaç? Aslında insan tüm bu varlıklar arasında kendi üzerine düşünebilen tek varlıktır. Belkide trajedisi buradan doğar. Çünkü insan kendini anlamaya çalıştıkça ne kadar karmaşık ve eksik olduğunu görür.
İnsan düşündükçe hem kendini bilir, hem de bilemez. İnsan kendini bilmeme stresiyle yaşar. Peki neden?
İnsanın diğer yanlarına bakacak olursak;
İnsan aynı zamanda zamana mahkûmdur. Doğar, büyür, sever, nefret eder, umut eder, hayal kırıklığına uğrar ve ölür. Geçicidir. Ama insan geçici olmasına rağmen sonsuzluk düşleri kurar.
"Unutma! İnsan zamanı icat etmedi, fark etti."
- Caner Akelma -
İnsan, sabit olmayı reddeden bir varlıktır. Çünkü insan sabitliği ölümle eşdeğer görüyor. Örneğin; doğa sabittir, taş sabittir ama insan değişkendir.
İnsan yaşamından kendisinin nasıl oluştuğunu merak eden bir varlıktır. Ve bu merak ediş birden çok soru ve cevaplar doğurmuştur. Mesela en önde gelen bir soruya örnek verecek olursak: Ben kimim? sorusu.
Bu soru insanın varoluşundan bu yana kadar sürüklenen bir soru olup insanın kafasında hâlâ soru işaretleri bırakan bir soru oluyor.
Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı denemesinde bu düşünceyi şöyle dile getirir:
“Dünyanın kendisi anlamsızdır; ama bu, insanın da anlamsız olması gerektiği anlamına gelmez.”
Ona göre “saçma” dediğimiz şey, insanın anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki çatışmadır. Ve bu çatışma, insanı varoluşsal bir boşlukla baş başa bırakır. İşte bu boşluk, ya insanı kendi anlamını yaratmaya iter… Ya da onu hiçliğe, kayıtsızlığa, depresyona sürükler.
"İnsan, hayatta kendi hikâyesini bilmeyen bir varlıktır. Ne için yaşadığını bilmeden yaşar. Çünkü yazgısı henüz yazılmamıştır."
- Caner Akelma -
İnsan, sadece bir yönüyle bakılan bir varlık değildir. Yani sadece yaşamak üzerinden bakılmıyor. Ona bakılırsa bir taşta yaşar, bir ağaçta. Ama insan neyin ne olduğunu, ne için yaşadığını bilir. Bilmenin asıl cezası da budur: ölümün farkındadır. Ve bu farkındalık insanın ilk günahıdır.
Mesela insanın başka bir yönüne daha bakalım.
"İnsan - Toplum İlişkisi"
İnsan yalnız doğar. Yalnız ölür. Ama aradaki bütün boşluğu bir kalabalıkla doldurmak zorunda kalır. Çünkü toplum, insanın yalnızlığına inşa ettiği en büyük yalandır.
Doğduğun an bir ad verilir sana; o ad, senin değildir. Bir dil öğretilir, bir kimlik giydirilir, bir soy, bir aidiyet, bir gelenek. Ve tüm bunlar, seni sen olmaktan çok, onların seni görmek istediği şey yapar. İşte toplumun en büyük mahareti budur: Seni sen olmadan önce ele geçirmesi.
Toplum, bireyi kendi elleriyle şekillendirip, sonra ona “özgürsün” demeye cüret eder.
Jean-Paul Sartre'ın şu sözü bu yüzden unutulmazdır:
“İnsan, kendi içine düşüp kendiyle yüzleştiğinde, ya kendini yok eder... ya da yeniden inşa eder.”
Toplum, sana ne zaman gülüneceğini, ne zaman susulacağını, neyin ayıp neyin makbul olduğunu söyler. Bu sessiz yasalar, kanunlardan daha etkilidir; çünkü vicdanın değil, utancın içini terbiye eder.
“Toplum seni alkışlıyorsa, ya gerçekten cesursundur ya da yeterince uyumlu.”
- Caner Akelma -
İnsan zaten birçok yönüyle bir gizemdir. Mesela ölüm, insanın bildiği ama tek korktuğu şeydir. Çünkü ölüm gerçekleşince insan ölümden sonra nereye gideceğini bilemez. Ölüm bir son mudur? Yoksa ölümden sonra yepyeni bir hayat mı başlıyor? Olduğunu merak eder. Yaşamda hiçbir şey ölüm kadar çıplak değildir. Bazen insan ölüm hakkında konuşup ölümü somutlaştırır. Yani ölümün korkutucu bir son olmayacağını, ölümden sonra yeni bir başlangıç olacağını konuşur.
Ama neyin?
Bazı filozoflar için ölüm; varoluşun hiçlikle karşılaşmasıdır. Bazıları içinse, yalnızca bir geçiş, bir yeniden doğuştur. Ama ne olursa olsun, insan için ölüm, bir bilinemezdir. Bilinemeyen şey, kontrol edilemez. Kontrol edilemeyen şey, korkutucudur. Bu yüzden insan, ölüme kendi kelimelerini giydirir. Mezar taşlarına anlam yazmak istemesinin nedeni budur.
“Unutulmayacak.”
“Ruhu şad olsun.”
“Cennetle mükâfatlandırılsın.”
Bunlar, ölümle değil; onunla baş edemeyen insanın kendiyle konuşmalarıdır.
Kimi ölümle yüzleştiğinde susar, kimi bağırır, kimi dua eder, kimi küfreder. Ama hiçbir tepki, ölümü geri çevirmez.
Yani insan kendini asla bilemez ve tanımlayamaz. Sadece içinde bir korku vardır ve bu korkunun nereye gideceğini bilemez.
Rollo May’in dediği gibi:
“Ölüm bilinci, yaşamın değerini arttırır; çünkü yaşam, geri alınamaz hâle gelir.”
Gel birde "İnsan ve gerçeklik" üzerinden gidelim.
İnsan gözlerini dünyaya açtığında ilk gördüğü şey ışık değildir; yanılsamadır. Çünkü insanın gözleri yalnızca ışığı değil, ona yüklediği anlamı da görür. Gördüğü şeyin gerçeği olup olmadığını bilemez; çünkü gördüğü, yalnızca zihninin süzgecinden geçip onaylanmış bir görüntüdür. İşte bu yüzden gerçeklik, var olanın değil; algılananın adıdır.
Gerçeklik, aslında olmayan bir şeydir. Bir önceki paragrafta da yazılan gibi "insan gözlerini dünyaya açtığında ilk gördüğü şey ışık değildir; yanılsamadır. Çünkü insanın gözleri yalnızca ışığı değil, ona yüklediği anlamı da görür. Yani insan doğar doğmaz karşısında gördüğü nesneye kendi algılarıyla bir anlam yükler ve o nesneye bir isim verir ve artık o nesne insanın algıladığı bir nesne olur, yani gerçeklikten uzaklaşır. Örneğin; bir masa. İnsan o masayı gördüğünde onun sert ahşap ve dört ayaklı olduğunu dile getirir. Ve o nesneyi insan kendi algılarıyla bir işlev yükler. Aynı insan - toplum ilişkisi gibi. Nasıl toplum seni sen olmadan önce ele geçiriyorsa insanda gerçekliği kendi algılarıyla ele geçiriyor.
İnsan içinse de gerçeklik korkutucudur. Ve insan durmadan gerçekliğin üstünü örtmeye çalışır. Bu, şu anlama gelir: İnsan gerçeği değil, kendi hayalini yaşar. Buna “yaşam” der, buna “hakikat” der, hatta buna “benim doğrum” der. Ama gerçek, doğru değildir. Gerçek, ne düşündüğünüze bakmaz. Gerçek, sizi ne kadar acıttığına bile aldırmaz. Çünkü gerçeklik, varoluşun çıplak halidir.
Ama insanın gerçeklikten kaçamadığı halde vardır.
Gerçeklik, bir soğana benzer: Katmanları soydukça gözlerin yaşarır. Her katmanda başka bir anlam, başka bir sorgu bekler.
En dıştaki katman toplumundur — sana “normal” denileni gösterir.
Altındaki katman ailendir — “böyle düşün” der.
Bir alt katman okulundur — “gerçek budur” der.
Ama iç katmanda yalnızca senin algın vardır. Ve bu katmana ulaşmak olduğundan zordur. Çünkü orada seni koruyacak bir kural, bir gelenek, bir inanç yoktur.
"Herkes, bir kaba dökülen puding gibi o kabın (durduğu olduğu yerin) şeklini alıyor. Bu yüzden insanlar düşündükleri yaşamıyor, daha çok yaşadıkları gibi düşünüyorlar."
- Yılmaz Odabaşı -
Peki biz o halde neye inanıyoruz?
Gözümüze mi?
Zihnimize mi?
Topluma mı?
Belkide hepsine. Ama en çok alışkanlığa. Neyi ne kadar çok görürsek, o kadar “gerçek” sanırız. Oysa gerçek, sık gördüğümüz değil, değişmeyendir. Ve bu dünyada değişmeyen hiçbir şey yoktur.
“İnsan gerçeği değil, kendi yorumunu görür. Ve o yorumu o kadar tekrar eder ki sonunda bunu hakikat sanır.”
- Caner Akelma -
Bir insanı bir odaya koy ve ona yalnızca karanlıkta sesler dinlet. Zihni, o seslerden hikâyeler yaratır. Korku üretir, yüzler uydurur, geçmiş hatıralarla bağlantılar kurar. Çünkü zihnin doğası şudur: Anlayamadığı şeye bir şekil vermek zorundadır. Bu yüzden hakikatle karşılaştığında, onu çoğu zaman inkâr eder. Çünkü hakikat, süslenmez. Hakikat, dost canlısı değildir. Hakikat, insana kendini anlatmaz. O sadece vardır. Ama insan, sadece olanla yetinemez. Ona “neden” diye sorar. Cevap alamazsa, kendi cevabını icat eder. Ve bu icada “gerçek” der.
...
İnsanın ne olduğuna baktık. İnsan ve toplum ilişkisine baktık ve birde gerçekliğe de baktık. Gel birde insanı özgürlük kavramıyla tanımlayalım.
İnsanların asıl yanlışı kendisini özgür sanmasıdır. Neden mi? Doğduğumuzda toplumun seni görmek istediği gibi yapması, kendi elleriyle seni şekillendirip sonra sana özgürsün demeyi cüret etmesi senin elinden bütün özgürlüğü alıyordur. Ve biz hiç bir zaman özgür olmadık ve olamayacağız da. Çünkü adımız kendimize ait değildir. Toplumun seni görmek isteyerek sana verdiği bir şeydir. Ve buna benzer her şey özgürlüğü elimizden alıyor.
Örneğin; bir market rafında yüzlerce ürün arasında seçim yapmak, sana özgürlük gibi görünür. Ama o ürünleri kim seçti? O reklamları kim tasarladı? Sana neyin çekici geleceğine kim karar verdi?
İşte bu yüzden insanlar özgürlüğü yaptığı birçok hareketle ele geçirmiştir.
İnsan bir işi yaparken toplum ona neyin ayıp neyin makbul olduğunu gösteriyorsa bu özgürlük değil, toplumun seni kontrol ederek senin o işi yapıyor olmandır.
– Toplum, “başarılı” dediğinde sen öyle hissetmesen bile kendini öyle zannetmeye başlarsın.
– Ailen, “kırılgan” dediğinde, sen de kendi direncine rağmen zayıf olduğunu düşünmeye başlarsın.
– Bir sevgili, “bencil” dediğinde, içindeki cömertliğe rağmen kendinden kuşku duymaya başlarsın.
Jean-Paul Sartre’ın deyimiyle “İnsan mahkûm edilmiştir özgür olmaya.” Yani, hiçbirimiz kendi doğduğumuz yeri, aileyi, kültürü, tarihi seçmedik. Ama bunlara rağmen, bu şartlar içinde ne yapacağımızı seçmekle yükümlüyüz. Sartre burada serttir: “Özgürlük, bahane kabul etmez.”
Son olarak bir şeye daha değinmek istiyorum.
İnsanın unutma ve hatırlama becerisi:
İnsan unutarak ve hatırlayarak aslında bu kadar geçici olabiliyor.
Geçmişi unutmak geleceği iyi kılıyor. Geleceğini kurarken geçmişte bir olayı bile hatırlamak o geleceğini kurmana yardım ediyor. Çelişkilidir.
Nietzsche, "İnsan, unutabilen bir hayvan olduğu için güçlüdür" der. Ona göre bazı şeyleri unutmak, hayatta kalmak için gereklidir. Unutmazsak ilerleyemeyiz, büyüyemeyiz, affedemeyiz. Ama bu unutma, bilinçli bir unutma olmalıdır; bastırma değil. Bastırılan her şey, eninde sonunda geri döner. Freud’un söylediği gibi: “Bastırılan, geri döner ama daha karanlık bir biçimde.”
Bu noktada örnekleyici, küçük bir anlatıya başvurmak aydınlatıcı olabilir:
Bir adam, yaşadığı şehirde bir bankta her sabah aynı saatte oturur. Herkes onu yıllardır o bankta görmeye alışmıştır. Oysa kimse neden orada oturduğunu bilmez. Onun geçmişinde bir yara vardır: Gençliğinde annesinin ölüm haberini tam da o bankta almıştır. Yıllar boyunca oraya gelip oturmak, onun için bir tür hatırlama biçimidir; ama aynı zamanda bir unutma çabası. Orada olmak, hem geçmişi onurlandırmak hem de o anın yükünü taşıyabilmektir. Kimliği, işte bu iki hareket arasında şekillenir: hatırlamak ve unutmak.
Bu anlatı bize şunu söyler: Kimlik, bütünüyle ne geçmişte ne gelecekte saklıdır. O, hatırlamayla unutma arasındaki o dar, ince çizgide yaşar. İnsan, kimliğini bu çizgide yürüyerek kurar. Hafızasının kıyısında dolanır, seçer, eker, biçer. Her seçim bir kimlik inşasıdır. Neyi hatırlayıp neyi geride bıraktığımız, kimliğimizi yeniden ve yeniden yontar.
Özetle: İnsan Nedir? Sorusu hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Kanıtlanmışsa bile inandıraılamamıştır. Zaten insanlıkta buradan doğuyor. Başkasının yaptığına ya da düşüncesine inanmama duygusu.







"İnsan, kaçtığı hikayesinin mahkûmudur." Bazen sadece insan olmak yetmiyor. Kendini de sorgulamayı bilmeli insan. Yazınız çok anlamlı ve etkileyiciydi. Kaleminize ve emeğinize sağlık.