Okumanın şefkatini sadece okuyanlar anlar. - Aybüke Karaarslan
Yaşar Kemal’in Ağrıdağı Efsanesi kitabına, hislerden doğan bir eleştiri!”
Kader…
Kader, bazen farklı hayata mensup olan iki insanı birbirine bağlar. Onlar bilmese bile bir yazgı yazılmış olur onların hayatına. Ama o yazgıyı yaşatmak için hayatınız uğruna alınmış kararlar olacağını bilemezsiniz. Çünkü zamanla farklılıklar insanı güçlü kılar; ama sen her farklılığı kendin gibi sanma. Her farklılık kötüyü sembol etmez.
Farklılıktır insanı güzelleştiren. Unutma… Kaderseldir bazı olağanüstü olaylar.
Farklılık, bir melodiyi dinlemeye benzer… Ve zamanla, farklılığın doğasıyla insanın ruhuna karışır. - Aybüke Karaarslan
Sevgili okuyan… “Unuttuğun bir detay var!” desem, ne tepki verirsin?
Farklılık, bir yazgıyı güzel kılabilir; ama o yazgının sonunu sen belirlersin. Kötü son varsa bu farklı bir hayatın zorluğu değil, senin seçimindir. Ve seçtiğinden sen şikayetçiysen kimseyi suçlu sanma. O vakit asıl suçlu her zaman sen olursun. Seçtiğin her şey sana aittir. Ölümü seçmiş olsan bile…
Neticede senin de iraden olduğu gerçeğini değiştiremeyiz. Öyle değil mi?
Romanda farklı hayata sahip olan iki insan vardı ve onların yazgısı baştan belliydi. Ama o yazgının bir gün boynuna kanlı urganı dolayacağını, henüz onlarda bilmiyordu.
Bilselerdi kavuşamamayı dilerlerdi… Ve bunun sonucunda ise iki insan nasıl birlikte hayat yaşayacağını göremez ve her zaman ‘keşke’ ile yaşarlardı.
Ayrıca onların hayatı birlikte yaşamanın üzerine kurulmamış olabilir; ama kısa sürede olsa o yazıgıyı yaşamayacakları anlamına da gelmez… Ve insan, ‘keşke’ ile yaşamaktansa hayatta bazen her zorluğa giden yolda yürümeyi isteyenler arasında olmayı tercih eder.
Öyleyse hayat onların yazgısı için kolay olabilir miydi?
…
Her toplumun kendi içinde farklı kuralları vardır. Bu kurallardan bazıları şu şekildedir: töreler ve gelenekler.
Romanda ele alınan olaylarda bu iki kavram önemli bir faktör arasına girer. Çünkü romanda birçok zorluğu beraberinde getirir. Ama romanda anlatılmak istenen şeyler sadece bu iki konudan ibaret değildir. Ayrıca, sayfaların arasında gizlenen düşünceleri anlamak için sadece okumanın önemini değil, hissetmenin de önemini anlamamız elzemlidir.
…
Kısmet…
Kısmetiniz, bazen kendiliğinden size gelir. Bazen de kısmet sandığınız şey sizi şaşırtabilir.
Ya da sizlere dolaylı yollardan başka anlamlar çıkarmanızı isteyebilir. Romanın ilk kısımlarında bir atın kısmet olduğu söylenirken ilerleyen sayfalarda o atın neden geldiğini, Tanrı’nın yazmış kaderle karakterin iki kısmetini nasıl bulduğunu anlarız. O, armağan diye nitelendirilen kısmete sahip olmak için verilen emeklerin de unutulmaması önemlidir. Ama neden unutulmamalı?
Bu romanda emeklerin neden verildiğine ve unutulmaz olduğuna şu açıdan bakalım…
Sen bir çiçeği ekersin ama ona ilk can suyunu veren yine sen olacaksın. Unutma, o senin çiçeğin. Ona bakmaktan artık sen sorumlusun. Çünkü onu doğaya ekmedin, kendi yurdundan aldın. Bir saksıya ektin. Sonra o yaşar diye de bekledin. Belki de o bir yolunu bulur, büyür. Ama nasıl büyüyeceği bilinmez. Ya bir dalı kurur ya da en fazla, ölür. Eğer ki emek etmezsen.
Sevgili okuyan, insanlar çiçeklere benzer. Bir çiçeğe emek vermezsen ölür. İnsan, emek vermezse yok olur. “Yitirir kendini; deli olur sonra.” Ama her insan çiçeklere benzeyecek diye bir durum söz konusu olamaz. Bazıları benzer bu yüzden bazı insanlar farklı lütufları hak eder.
Sadece bir şeyin güzel olması için emek verilmez. Bazen de o güzelliğe sahip olunmak için emek verilir. Sen bakarsın bir çiçeğe, çiçek açar elbet bir gün ve sen o vakit hissedersin o zarif kokusunu. İnsanlar emek verirler, verdiği emeklerin neticesinde bulurlar en güzel hediyeyi. Romanda bulunan ikinci kısmet bir çiçekti ve o çiçeğin kokusunu hissetmek için verilen emeklerin neden unutulmaz olduğunu, anlarsın her satırın arasında.
Sevgili okuyan, unutma! Hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Olamaz! Emek, verdiğin kadar yaşarsın. Vermezsen yok olursun. Küllerin savrulur bir avuç toprağa. Unutulursun, öldüğün her saatte. Ama bu romanda öldüğün halde akıllarda kalırsın. Çünkü sessizliğin saklandığı, kavalların çalındığı bir yer var. Her üflemeyle bir ses, her sesle bir nida vardı o yerde adeta.
Evet! Bu romanda bir yer var. Adına Ağrıdağı derlerdi. Onun öfkesini bilmeyen de yoktur. O susar, anlamlar doğar sustuğu zaman.
Bu yer bir başlangıç olduğu gibi sonunda yazıldığı bir yer. Çünkü bu yerde zamanla bir aşk doğdu, doğduktan sonra batmasını da bildi. Ahmet, bu yerde kısmeti için çaba sarf etti. Gülbahar ise o yerde ağıt yaktı. İşte hayat bir o kadar da acımasız olduğunu yine bizlere gösterdi. Farklı insanlar aynı yerde farklı duyguları yaşar. Bu romanda kaçınılmaz olan kaderler vardı. Ve bazı kaderler hüznü en derin duyguya sürükleyen türdendi. Bunun en büyük nedeni ise sonunda acıklı bir azabın var oluşuydu.
Velâkin gelelim diğer nedenlere…
Sadece mutluluğun yer almadığını, bazen özgürlüğün bir töreye veya geleneğe kurban gittiğini anlarız. Bu romanda yaşanan olaylarda bir kişinin değil; birden çok kişinin farklı duygularının çığlığını hissederiz…
Sevdiğimiz birine yardım ederken, sadık olduğumuz kişiye ihanet ederiz. Sevdiğimiz için her şeyi yapmayı göze alırız. Çaresizlik içinden bir derman bulmak için yardım dileniriz. Birbirimizi görmek için zamanların doğrusunu ararız. Kısmetimiz için uğruna ölmeyi göze alırız. Gücümüze güvenip, sevdalıları yok ederiz. Yardıma muhtaç olduğunu biliriz, korktuğumuz için yardım edemeyiz. Dört duvar arasından, kavallar çalarız. Bir zindana atılır, yurdumuzdan ayrı kalırız…
Farklı kişiler, farklı durumların kaderini yazdı bu romanda. Ve duygular onlarla birlikte anlam kazandı.
Bu romanda yok olan iki sevdalıydı ama onlarla acı çeken ve yanan herkesin duyguları sayfalarda hakimdi.
Ne yazık ki her yaşanılan aşk öyle kolay olsaydı onun adı efsane diye anılır mıydı?
Ya da her hayattan doğan olayların yaşantısı efsane diye yazılabilir miydi?
Her şey efsane diye konuşulmaz. Konuşulması için insan sınırlarının üstünde bir yerde olması gerekir. Yoksa her dilden çıkan birçok şey efsane olurdu. Ve bu efsane olmaya layık olmazdı.
…
“Her zaman bir duyguyu içinde barındıranlar en çok acı çekendir derlerdi.”
Ama öyle değilmiş. Okuyunca anladım. Tek bir duyguya hapsolan ruhlar kum saati misali diğer duyguları da içine hapsetmeye başlar ve bütün duygularla birlikte durur. Yani anlatılmak istenen… Bazen insan bir duygunun katili olur. Saatler geçer ama içindeki fırtınayı dindiremez. Daha sonrasında ise bütün duygularını kendi elleriyle tutsaklığın içine doğru alıp götürür. Aslında bu sonunda geriye sadece bir yok oluşun kaldığını bizlere fısıldar. Çünkü bazı yaşanılan hikayelerin sonu daima ölümle tamamlanır.
Sen istesende istemesen de son kendiliğinden yazılır. Peki, sen bunun bir yolunu bulabilir misin? Tartışılır. Ama şunu da unutmamak lazım:
Efsaneler…
İki insanın yaşadığı duyguları zamanla efsane diye anmışlarsa artık o iki kişinin değil, birden çok kişinin yer aldığı bir aşkın efsanesi olur.
Çünkü efsanelerden doğan iki insan ölmüş olsalar bile yaşadıklarıyla aklınızın bir bölümünden, kalbinizin en derininden anılarıyla birlikte sizlerle yaşamaya devam eder. Sizler onları her duymanızda daha da tutsak olduğunuzu hissedersiniz. Tıpkı Küp Gölü’nün oralardan geçenlerin hissettiği gibi…
Öyleyse bu romanda anlatılan aşk efsanesi, nedir?
Kavuşamamak mı? Dokunmamak mı? Zamanında görmeye bile vaktinin olmadığı, boynu vurulacak birini sevmek mi? Uğruna ölmek mi? Yoksa yolun sonunda kavuşamadığınızı bilmenize rağmen onunla birlikte son sevgiyi bir geceye sığdırmak mı? Kendinizi hiçe sayıp onun ölmemesi için kendi ölmenizi mi dile getirmek?
Hangisi aşktı? Bu romanda aşk neydi?
Hepsini unut. Aşk uğruna göze alınan fedakarlıklar bazen bir sözün getirmiş olduğu sarsıntıyla ölümün temelini inşa eder. Aşk, fedakarlık gerektirirdi. Acı, gayret, ayrılık, gözyaşı hepsi aşk için gerekliydi. Eğer ki gerçekten ruhunuzda ona ait bir parça hissederseniz, onun için yaptığınız herşey romanda aşk içindi. Ama aşk tehlikelidir. Sizin kendinizde hiç görmediğiniz, hatta bütün duyguları bile esir eden bir tehlike. Ama sorulan soruların hepsinin cevabı aşk uğruna yapılan fedakarlıktı romanda. Burada yer alan aşk iki sevdalının yıllarca birbirini tanıması gibi hissettiren duyguydu. Onlar birbirlerini konuşmadan da olsa hissetmeyi başarmış iki sevdalıydı. “Bazen karanlıkta açıklamanın bir yolu bulunmaz, hissetmenin verdiği huzur aydınlığı yaratır.” Tıpkı Ahmet ve Gülbahar’ın birbirlerine hissettikleri gibi…
Romanda Gülbahar’ın fedakarlığı bir cümleyle hiçe sayıldı. Çünkü… Kadın çok sevdi, anlamadı.
Adam çok sevdi, kırıldı.
Ve aşkları burada güvenle zedelendi.
Ve zaman alt üst oldu. Tıpkı bir kitabın içinde yeşermeye çalışan güzelliğin adı olan Gülbahar’ın, isminde yer alan güllerin birer birer solması gibi… Sonunda lekelendi birer gözyaşıyla kitabın son sayfaları. Ayrılıkların en güzeliyle dilden dile konuşuldu bir aşkın son saatleri, finalin bittiği noktada.
Ama seni de unutmadım Gülbahar…
Bu romanın son sayfalarında tek sen vardın, bu yazıda seni sonda yazmayı da unutmadım. Şunu demeden edemeyeceğim. Ne kadar güzel bir ismin var. İçinde baharlar var. Birde o baharın içinde yer alan güller. Beni nasılda heyecanlandırdı ismin, o satırların arasında her okuduğumda. Ne kadar üzücü şeyler olsa bile bazı yazılanlar, adın beni güldürmeyi başarmıştı.
Sen vazgeçmemeyi bilen bir kadınsın. Ayrıca çokta duru sevmeyi bilen bir sevdalı. Senin fedakarlığın en güzel nimetti. Onun yaşamasını isteyip, ölmeyi tercih edecek kadar cesur bir kadınsın. Ve çocukları olsun ben öleyim diyecek kadar da güzel bir kalbin var. Bazıları buna saçmalık der. Velâkin biliyorum ben, seni anlayan ruhlar da var. Seni anlayanlara selam olsun, anlamayanlara da felak olsun diyelim mi? Çünkü seni anlamayanın kalbi taşlaştı artık, onu canlandırana kurban olalım. Seni sevene kurban olalım.
Sofi’nin de kitapta dediği gibi…
“Sofi senin saçlarına kurban olsun, sırma tel”. Diyelim sen her zaman aklımıza geldiğinde.
Çünkü o saçlar bir istek, bir lütuf, bir acı, bir ayrılığı da sembol ederdi romanın sayfalarında.
Ayrıca…
Gülbahar, bizler sana hayranda oluruz kurbanda oluruz ama bize de olacak bir can bulabilir miyiz? Orası meçhul.
Ve son olarak ise son sözüm sana, sırma tel.
Yıllar geçer, zamanlar susar her baharın gelişiyle aklımıza gelir bir kadın.
İşte onun adına da Gülbahar, derler. Unutma!
…
Sevgili Yaşar Kemal, bize Gülbahar’ı armağan ettiğin için romanda, kalbime imzanı bırakmış oldun. Senin yürüdüğün yolda olmaktan gurur duyacağım, daima.
Sevgili okuyanlar, sevgiyle ve saygıyla kalın. Ağrıdağı Efsanesini okumayı unutmayın!!!
Yazardan Kendine Not:
“Verilmiş sözler kalıcı izler bırakır. Ben ölmek için yaşamıyorum, izler bırakmak için yaşıyorum.” - Aybüke Karaarslan






"Ağrıdağı ne kadar yüksekse, insan yüreği ondan daha derindir." Çok güzel bir yazı olmuş. Emeğine sağlık yazar hanım.
"Bir masal gibi anlatılır Ağrıdağı Efsanesi, ama içinde gerçek bir yürek yanar." Sevgili Aybüke Karaarslan, yazının duygusunu en ince ayrıntılarla birlikte kalbimizde okurken yaşattın. Kalemine sağlık.
Ayrıca yazının sonlarına doğru gelen o samimi hitaplar — “Sana kurban oluruz Gülbahar” — aslında edebiyatın en güçlü yanını ortaya çıkarıyor: Hayali karakterlerin gerçek duygulara bürünmesi. Ve ne güzel ki bu yazıda Gülbahar gerçek bir insana dönüşüyor. Bu yazı bir eleştiri metni değil, bir iç döküş. Fakat tam da bu yüzden daha güçlü. Akademik bir dille yazılsaydı, belki bu kadar derine işlemezdi. Ama şimdi… yazının sonunda kalbinizin bir köşesinde Gülbahar yaşıyor, sırma teller rüzgarla birlikte savruluyor gibi hissediyorsunuz. Yazarın son sözü çok kıymetli: “Ben ölmek için yaşamıyorum, izler bırakmak için yaşıyorum.” Bu yazı da bir iz bırakıyor. Yaşar Kemal’in açtığı yoldan, duyguların ayak sesleriyle geçen bir iz. Ve bu iz, hem Gülbahar’a hem de fedakarlıkla yoğrulmuş her aşka bir ağıt niteliğinde.
Bu yazıyı okurken, bir eleştirmenin ya da akademisyenin değil, sevdiği karakterlerin ardından yas tutan bir yüreğin sesiyle karşılaştım. Bu içsel yoğunluk bana şunu düşündürdü: Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz; yaşanır. Aybüke Karaarslan, Ağrıdağı Efsanesi’ni yaşamış. Sayfaların arasında sadece Gülbahar’ın saçlarını değil, Ahmet’in boynundaki urganı, Sofi’nin sözlerini, bir atın gelişini, bir çiçeğin soluşunu da duyumsamış. Ve bunu bize hissettirecek kadar içten yazmış. Yazı boyunca sürekli vurgulanan bir şey var: "Fedakarlık." Bu kavram etrafında dönen duygusal yapı, Gülbahar’ı sadece bir karakter değil, bir insanlık hali olarak anlatmış. Sanki yazar, Gülbahar’a borçlanmış gibi; onun anlaşılması için kalemiyle kefaret ödüyor gibi. “Kadın çok sevdi, anlamadı. Adam çok sevdi, kırıldı.” Bu cümle, bir romanın özetinden çok bir hayatın özeti gibi. Kısa ama sarsıcı. İçinde çaresizlik de var, umut da. Belki de en çok bu yüzden yazı, bir okurdan çok bir "tanık" gibi konuşuyor.
“Ağrı Dağı’nın eteklerinde yankılanan kaval sesi, bir çobanın değil, bir sevdalının gözyaşıdır.” Sevgili yazar, kelimelerinizle sadece eleştiri değil,bir acıyı, bir ayrılığı ve belki de hepimizin içinde susturduğu bir sesi anlattınız. Kaleminize ve emeğinize sağlık.♥️