Bazen bir kelimenin ardında, koca bir dünyanın saklı olduğunu fark edersiniz. “Ferâset” kelimesi de onlardan biri.
Geçenlerde öğrendiğim bir detay beni derinden etkiledi: “Feres” Arapçada “at” anlamına geliyormuş. Yani ferâsetin kökü, atla bağlantılıymış. Atların görme biçimi ise başlı başına bir hikâye.
Bir at, tek gözüyle 180 derecelik bir alanı, iki gözüyle ise neredeyse 360 derecelik bir açıyı görebiliyormuş. Yani bir at, hem önünü hem yanını hem de neredeyse arkasını aynı anda algılayabiliyor. Bu inanılmaz bir farkındalık yeteneği.
İşte ferâset kelimesi de buradan türemiş. Çünkü ferâset, geçmişi bilen, bugünü kavrayan ve geleceğe o geniş bakışla bakabilen kişinin özelliğiymiş. Tıpkı bir atın çevresini kuşatan görüş alanı gibi, ferâset sahibi insan da olaylara yalnızca önündeki dar pencereden değil, bütünüyle bakabilen kişidir.
Ferâset, bilgiyle sezgiyi birleştiren bir bakış açısıdır. Sadece gördüğüne değil, göremediğine de dikkat kesilmek… Söylenmeyenleri duymak, görünmeyenleri fark etmek, satır aralarını okumak… Günümüzde en çok eksikliğini çektiğimiz şey belki de bu.
Oysa biraz ferâset, hem kendimizi hem başkalarını anlamamızı kolaylaştırırdı. Belki de daha az kırar, daha çok hisseder, daha derin yaşardık hayatı. Çünkü ferâset, sadece görmeyi değil, görerek anlamayı da öğretir insana....




