Son yıllarda açıkça artan Atatürk düşmanlığı, artık bir fikir özgürlüğü meselesi olmaktan çıkmış, toplumsal bütünlüğü tehdit eden organize bir tehdit hâline gelmiştir. Bu durum, Türkiye'nin “vatana ihanet” kavramını yeniden tanımlayacak yasal düzenlemelere ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Atatürk'e yönelik artan düşmanlık, yalnızca bir fikir çatışması değildir. Bu, toplumun her bir kesimine sızan, uzun yıllar boyunca sinsice beslenen bir zehirdir. Özellikle genç kuşaklar arasında belirgin şekilde hissedilen bu olumsuz tavır, kendi başına bir görüş farklılığı değil, geçmişten bugüne sistemli bir şekilde olgunlaştırılmış bir zihinsel operasyonun ürünüdür. Bu tehlikeli fitnenin mimarları, tarih boyunca aynı maskeyi takan din istismarcılarından başkası değildir. Kendilerini dindar, millî ya da imanlı olarak tanıtan bu yapılar, dini birleştirici bir araç olmaktan çok, bölücü bir silah hâline getirmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren varlığını sürdüren bu anlayış, bugün sosyal medyada, meydanlarda ve televizyonlarda yeniden şiddetli bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Atatürk’e yönelik hakaret, iftira ve yalanlar artık özgürlük değil, ihanet sınırına dayanmıştır. Bu saldırılar yalnızca Atatürk’e değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in temellerine, laikliğe ve özgür düşünceye yöneliktir. Burada yapılan şey, bir dönemin hatırasını silmek değil, bir milletin hafızasını yok etmektir. Atatürk, bu milletin sadece bir kesiminin değil, tamamının ortak paydasıdır. Onu hedef almak, Cumhuriyet’in kurucu iradesine ve Türk milletinin bağımsızlık bilincine saldırmaktır.
Ne yazık ki, bazı siyasetçilerin bu tehlike karşısında sessiz kalması ya da bilinçli şekilde bu düşmanlığı körüklemesi, fitnenin kök salmasına zemin hazırlamıştır. Sessizlik bazen onaydır; bazen de suç ortaklığıdır. Bugün, politikacılar ya oy kaygısı ya da ideolojik çıkar uğruna bu düşmanlığın yayılmasına göz yummakta, hatta genç nesillerin zihinlerine şüphe tohumları eklemektedir. Oysa tarih, bu tür zihniyetlerin sonuçlarını defalarca gösterdi. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde, aynı karanlık odaklar “dini elden gidiyor” bahanesiyle yenilenme ve ilerleme çabalarını baltalamıştı. Yeniçeri isyanlarından Tanzimat’a kadar, her dönemde aklın ve reformun karşısına çıkarılan bu zihniyet, devletin çöküşünü hızlandırmıştı.
Bugün de benzer bir zihniyet, Atatürk’ün temsil ettiği bilimi, aklı, laikliği ve özgürlüğü hedef almaktadır. Atatürk düşmanlığı, artık sadece bir fikir tartışması değil, toplumsal bir güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Çünkü bu düşmanlık, toplumun ortak paydalarını hedef alarak ulusal birliği zayıflatmaktadır. Terör dışarıdan gelir ve saldırır; fakat zihinsel bölünme içeriden çürütür. Bir milleti yıkan şey, mermi ya da bomba değil; birbirine düşman edilen vatandaşlardır.
Bugün Türkiye, dinle değil din istismarıyla; Atatürk’le değil Atatürk düşmanlığıyla sınanıyor. Bu sınavdan geçmenin tek yolu, ortak akla, sağduyuya ve tarih bilincine sarılmaktır. Ancak bunun yanı sıra, “vatana ihanet yasası” gibi bir hukuki düzenlemeye de acil olarak ihtiyaç vardır. Cumhuriyet’in kurucu değerlerine, laikliğe, ulusal birlik ve beraberliğe sistematik biçimde saldıran eylemleri açıkça tanımlayan ve cezalandıran bir yasa, sadece bir fikir özgürlüğü meselesi değil, milletin ortak değerlerini korumak adına gereklidir. Çünkü fikir özgürlüğü, hiçbir ülkede vatana ihanet hakkını kapsamaz. Atatürk’e, Cumhuriyet’in kurucu felsefesine, ulusal birliğe yönelik sistematik saldırılar artık “görüş beyanı” değil, vatana kast sayılmalıdır. Zira bir milletin kurucusuna düşmanlık, o milletin geleceğine düşmanlıktır. Atatürk’ü yok saymak, Türkiye’yi yıkmaya çalışmaktır.
Bugün yapılması gereken, susmak değil; sahip çıkmaktır. Atatürk’ü tartışarak değil, anlayarak; fikirlerine düşmanlık ederek değil, onları yaşatarak geleceğe yürümeliyiz. Çünkü Atatürk, bir dönem değil, bir değerler bütünüdür. Ve o değerlere sahip çıkmak, hem geçmişe hem de geleceğe sahip çıkmaktır. Sadakatin en güçlü göstergesi, Cumhuriyet’in temel değerlerine ve Atatürk’ün mirasına sahip çıkmaktır.





