Zamanın ruhu değişiyor ama insanın imtihanı hep aynı kalıyor. İnsanoğlu, yolunu inancının rehberliğinde mi şekillendiriyor, yoksa dünyanın döngüsü kişiliğinin ortaya çıkmasına mı sebep oluyor? Asıl soru şu: Toplumsal yaşamda doğru olan, şahsiyetini korumak mıdır yoksa zamanla kayırmacı kariyer çarkına kapılmak mı?
Ne yazık ki bugün pek çok kişi, makam ve mevki uğruna kendi inancını ve kişiliğini yok sayıyor. Bir koltuğa oturabilmek için inancından, karakterinden, duruşundan, ahlakından vazgeçiyor. “Kula kulluk”, adeta modern bir kariyer yöntemi hâline geliyor. Bu zihniyet, yalnızca bireyi yozlaştırmakla kalmıyor; toplumun dinamiğini de bozuyor. Kayırmacılığı bir norm hâline getiren bu yapı, hem kurumları içeriden çürütüyor hem de toplumda güven duygusunu aşındırıyor. Liyakatsiz ve tecrübesiz kişilerin birilerinin adamı, akrabası veya mensubu olduğu için önemli görevlere getirilmesi ise hem makamın değerini düşürüyor hem de halkın devlete ve inanca olan inancını zedeliyor. Nihayetinde koltuğu taşıyamayan yöneticiler, koltuğun yükünü millete taşıtıyor.
Kayırmacı zihniyetin en tehlikeli sonuçlarından biri, kamusal kaynakların tek bir zümrenin hizmetine sunulmasıdır. Bir kesimi kayıran bu anlayış toplumun geri kalanını dışarıda bırakır. Böylece zenginle fakir, güçlüyle güçsüz, makbul ile makbul olmayan arasında görünmez ama sert duvarlar örülür. Toplumun dokusu gevşer, birlik duygusu yara alır, insanlar birbirine yabancılaşır. Bugün yaşanan toplumsal gerilimlerin arka planında bu çarpık düzenin izleri açıkça görülür.
Bir ülke liyakatle büyür; kayırmacılıkla da içten içe çözülür. Çünkü kayırmacılıkta yetkinliğin yerini sadakat, emeğin yerini yakınlık aldığında adalet geri çekilir, güven erir, devletle vatandaş arasındaki doğal bağ zayıflar. Adaletin zayıflaması yönetimsel bir sorun olmaktan çıkar, toplumsal bir krize dönüşür. Suçluların yakalanmaması, davaların zaman aşımına uğraması, suçluların gerektiği gibi cezalandırılmaması yalnızca mağdurları değil toplumun ortak vicdanını yaralar. Devletine güveni sarsılan insan ise hak arayışını meşru zeminden uzaklaştırır.
Bugün karşı karşıya kaldığımız çürümenin kaynağı, aslında herkesin bildiği ama kimsenin yüzleşmek istemediği bir gerçektir. Unutmayınız ki liyakatin geri çekildiği, denetimin silikleştirildiği her düzen zamanla kendi zaaflarının altında ezilir. Çünkü bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan şey, koltukların ihtişamı değil; o koltuklara oturanların ehliyetidir. Adalet sarsıldığında kurumların direnci kırılır, liyakat zayıfladığında toplumun nefesi daralır. Bu yüzden artık en kritik mesele, gücü kişilere değil, yetkinliğe teslim etmek; makamı bir ödül değil, bir sorumluluk olarak gören anlayışı yeniden hâkim kılmaktır.
Peki, bu gidişatı durdurmak mümkün mü? Elbette mümkün. Öncelikle liyakat ilkesinin görünür ve şeffaf hâle getirilmesi gerekiyor. Bir makama getirilen kişinin tecrübesi, eğitimi, başarıları toplum tarafından açıkça bilinebilmelidir. Atamaları ve kurumları denetleyecek bağımsız yapılar kurulmalı ki güç hesap verebilir olsun. Eğitimden çalışma hayatına kadar her aşamada şahsiyet, ahlak ve emek değer olarak yüceltilmelidir. Çünkü şahsiyeti olmayan bir kariyer, sonunda hem kişiyi hem toplumu çökertir.
Görevde yükselmede eşitlik sağlanmalı; adamı olan değil, işi yapan öne çıkmalı. Politikanın ve bürokrasinin her kademesinde millete karşı hesap verme bilinci yeniden kazanılmalı. Yönetici koltuğunu bir imtiyaz değil, bir emanet olarak gören anlayış tesis edilmelidir. Emaneti ehline vermek, sadece dini bir ilke değil, aynı zamanda bir medeniyet şartıdır.
Bugün yaşadığımız altyapı aksaklıklarından sağlık sistemindeki tıkanmalara, eğitimdeki gerilemeden dini alanlardaki yozlaşmaya kadar pek çok sorun kayırmacılığın acı meyvesidir. Bu nedenle sorulması gereken soru aslında çok basit ama bir o kadar da hayatidir: Kariyerimizi kayırmacılıkla mı inşa edeceğiz, yoksa şahsiyetimizle mi? Bu sorunun cevabı yalnızca bireysel geleceğimizi değil; bir ülkenin yarınını da belirleyecek kadar önemlidir.





