Bir kadın ölür… Ama sadece o ölmez. Onunla birlikte bir şehrin vicdanı, bir bölgenin sessizliği ve bir toplumun duyarsızlığı da toprağa gömülür. Yıllardır aynı ezberi tekrar ediyoruz: “Allah’ın işidir, Allah dener, Allah imtihan eder.”
Evet, doğru… Ama bazen Allah’ın imtihan ettiği şey, kadının sabrı ya da canı değil; onu koruyamayanların vicdansızlığıdır. Tedbir alınmıyor, insani değerler geri plana itiliyor, hayatlar sahipsiz bırakılıyor. Sonra da bütün bunların üstüne bir örtü seriyoruz: “Kader.” Oysa bu, imtihan değil; ihmaldir. Ve bu ihmalin faturasını, her defasında kadınlar, çocuklar, mazlumlar ödüyor.
Coğrafya zor olabilir, inançlar farklı, ideolojiler karmaşık olabilir… Ama merhametsiz olan ne coğrafyadır, ne din, ne de fikirler. Merhametsiz olan insanın ta kendisidir. İnsan, insanın kurdudur. İnsan vefasızdır. Acımasızdır. Nankördür. Ve bazen, bütün bunları fark edemeyecek kadar da kördür.
Ataerkil bir zihniyetin gölgesinde, erkek egemen bir dünyanın baskısında insanlık susar, vicdan donar. Oysa insan, susmaması gereken varlıktır. Çünkü bu dünyada her zorluğun bir karşılığı, her yanlışın bir bedeli, her ölümün bir hesabı vardır. İmam, dinini göstermelidir; öğretmen, eğitimini; anne-baba sevgisini; devlet, hukukunu; toplum da vicdanını. Eğer herkes görevini hakkıyla yapmış olsaydı, belki de o kadın, o çocuk, o mazlum bugün hâlâ aramızda olurdu. Ama biz, ihmali sabırla, acıları takdir-i ilahîyle, cinayetleri namusla süslemeye alıştık. Suçu hep başkasına yükledik, kabuğumuzu kalınlaştırdık ve sessizliğimizi kutsadık.
Bir kadın öldürülür; “Hak etti” deriz.
Bir çocuk istismar edilir; “Kader” deriz.
Bir bina yıkılır; “Takdir-i ilahî” deriz.
Böylece kimsenin sorumluluk almadığı bir dünya kurarız, sonra da o dünyanın ağırlığından şikâyet ederiz. Oysa suçlu olan, o dünya değil; biziz. Adaletsizliğe alışan, suskunluğa sığınan, vicdanını uyutan biziz. Allah Kur’an’da açıkça söyler: “Bir topluluk kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 11) Bu ayetin bize uyarısı, imtihan sadece sabırda değil; sorumlulukta da olduğudur. Sabır, beklemek değildir. Sabır, çabayla birlikte Allah’a güvenmektir. Ama biz çabayı unuttuk, duayı bahaneye çevirdik. Ve böylece dualarımız da, alın terimiz de yetersiz kaldı. Her mazlumun ölümünde, her çocuğun suskunluğunda, her kadının yok oluşunda insanlıktan biraz daha uzaklaştık. Ve Furkan Suresi 44’teki o uyarıyı hiç üzerimize almadık. Oysa ayet bize ayna tutuyordu…
“Yoksa sen onların çoğunun (sözünü) işiteceğini veya akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler; hatta yolca (doğru yoldan sapma bakımından) daha da şaşkındırlar.”
Artık silkelenip uyanmamız gerekiyor. Allah gerçekten mi dener, yoksa biz mi birbirimizi sınıyoruz? Belki de Allah, sınav kâğıtlarımızı birbirimize bıraktı: Birinin açlığında, birinin çaresizliğinde, birinin yoksulluğunda, birinin yalnızlığında... Her gün o sınavdayız aslında. Ve çoğumuz hâlâ sadece seyrediyoruz.
Kader, insanın iradesiyle şekillenir. Bir değil, bin tedbir alınmadıysa; bu yazgı değil, yazmayanların ihmali, görmezden gelenlerin payıdır. Bir çocuk açsa, bu imtihan değil; ihmaldir. Bir kadın ölüyorsa, bu sabır sınavı değil; vicdan davasıdır. Ve bizim suskunluğumuz, en büyük cehaletimizdir.
Rojin’in adı bir utanç değil, bir uyanış vesilesi olsun. Çünkü bazen bir ölüm, bin vicdanı diriltir.





