Günümüz dindarlığının en büyük hatası nedir, biliyor musunuz?
Kutsalı, vicdanı arındıran bir rehber olmaktan çıkarıp bir güç aracına, hüküm kırbacına dönüştürme yapmasıdır. Kutsalı, hüküm etme kırbacına dönüştürmesidir. Oysa ilahi kelam; bir devlet mekanizması inşa etmek için değil; insanın en zor zanaatı olan "kendi nefsini yönetme" sanatını öğretmek için indirilmiştir.
Din; bir grubun diğerine üstünlük tasladığı bir iman davası değil; insanın evrensel bir karakter inşa etme yolculuğudur. Sarıkların, kipaların ya da cüppelerin gölgesinde imtiyazlı bir seçkinler sınıfı yaratmak için değil; zihinleri prangalarından kurtarıp olgunlaştırmak için bir rehberdir. İlahi kitaplar; siyasi ihtirasların, güç mücadelelerinin ya da makam hırsının geçici parıltısının yakıtı değil; adaletin sarsılmaz yasası, toplumun kalıcı huzurudur.”
Vahyin asıl amacı, toprakları parsellemek değil, gönülleri fethetmektir. Çünkü din; çıkar üretmez, merhamet ve dayanışma üretir. Akıl; dogmanın karanlığında ezilmek için değil, en hür haliyle hakikat sahnesine sürülmek için verilmiştir. Bakara Suresi’ndeki "Hâlâ akletmez misiniz?" uyarısı ile İncil’deki "Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak" müjdesi aynı hakikate işaret eder: İnanç, insanı sürüleşmekten kurtarıp şahsiyet kılan bir özgürleşme eylemidir.
İnancın en devrimci yönü; kul ile Yaradan arasına konulan yapay engelleri reddetmesidir. Ancak bugün kendisini kutsanmış gören bazı yapılar, insanı Allah’a yaklaştırmak yerine O’nunla arasına giren birer bariyere dönüşmüş durumdadır. Bu noktada artık mesele rehberlik değil, açık bir engellemedir.
İnanç; şekilci bir ibadet mekanizması değildir. Ama onu sadece şekle indirgeyen anlayış, ruhu yok saymakta; ibadeti bir gösteriye dönüştürmektedir. Oysa bu yolun hedefi sürüleri çoğaltmak değil; bireyi özgürleştirerek hakikatin hür şahidi kılmaktır.
Vahiy; insanı insanla çatıştırmak için değil, evrenle uyum içinde barıştırmak için gelmiştir. Buna rağmen din adına nefret üreten, öfkeyi körükleyen ve insanı insana düşman eden dil; vahyin ruhuyla açıkça çelişmektedir.
Dinin özündeki paylaşma ve muhtaçlara sahip çıkma çağrısı, günümüzde maalesef kişisel hırsların gölgesinde kalarak derin bir çelişkiye dönüşüyor. Maneviyatın fedakarlık ve dayanışma üzerine kurulu temelleri, bireysel kazanç hırsıyla sarsılırken; inanç, ruhun olgunlaşması için değil, maddi gücün pekiştirilmesi adına bir basamak olarak kullanılıyor. Kutsal değerlerin istismar edildiği, vicdanın yerini gösterişli bir biriktirme tutkusuna bıraktığı yerde, yoksulun hakkı olan yardımlaşma ruhu, zenginin dünyevi emellerine hizmet eden bir araç haline geliyor. Oysa inancın asıl sınavı, elindekini bölüşebilme erdemidir; dini bir zenginleşme yöntemi olarak gören zihniyet, maddiyatını artırırken insani değerlerini telafisi imkânsız bir kayba sürüklüyor.
Unutmamak gerekir ki;
Bir başkasının acısını hissetmeyen, düşenin elinden tutmayan, dertlere derman olmayan bir dindarlık; ilahi özün en büyük yabancısıdır.
Çünkü vahyin mesajı nettir:
İnsan, insan kalsın.
Ve insan, insanın şifası olsun.





