Bir ülkenin zenginliği ne yeraltındaki madenlerinde ne de yerüstündeki güzelliklerinde saklıdır. Gerçek zenginlik, insanlarının maneviyatla beslenen fedakârlığında, canını ve malını düşünmeden ortaya koyduğu değerlerde gizlidir. Kurtuluş Savaşı’nda geri dönmeyeceklerini bilerek cepheye koşan yiğitlerin cesaretinde, 15 Temmuz’da canını hiçe sayıp vatanına sahip çıkmak için sokağa çıkan insanların dirayetinde bu gerçeği gördük. İşte gerçek zenginlik, işte milletin kudreti, bu duygularda ve davranışlarda saklıdır.
Eğer bir toplumda bu bilinç kaybolursa, ne hukuk kalır ne hakikî adalet, ne devlet ne de millet. Maalesef bugünlerde bu topraklarda, o bilincin yavaş yavaş erimesine yol açan ince dokunuşları görmekteyiz. Bir zamanlar insanlar, mallarını “Allah rızası için” verir, gönülden vakfederdi. Bir köyde cami yapılacaksa arsayı biri bağışlardı. Bir dernek öğrencilere burs verecekse herkes elindekini sunardı. Karşılık beklenmezdi. Ama zamanla niyetler bulanıklaştı; “emanet”in yerini “mülkiyet” aldı. Bugün bazı vakıf ve derneklerde, bağışlar bir zaman sonra özel mülklere dönüştü. Tapu dairelerinde “hayır”ın yerini “hissedar” aldı. Emanetçiler, mal sahiplerine dönüştü.
Emanet, korumak ve ihtiyaç sahiplerinin hizmetine sunmak içindir; hükmetmek veya kişisel servete dönüştürmek için değildir. Ne yazık ki bugün birçok yapıda vakıf malları aile mülklerine, dernek kasaları şahıs hesaplarına karışmış durumdadır. Malın kime ait olduğu, hangi amaçla alındığı belirsizleşti. Niyetler bulanıklaştı, denetimler yetersizleşti. Ve bu yetersizlikler, servetin sessizce el değiştirmesine zemin hazırlamıştır.
Zaman zaman illegal faaliyetleri tespit edilip devlet eliyle kapatılan bazı cemaat yapıların durumu da bunun açık bir örneğidir. Bunlara ait yerlerin tabelaları indirildi, tüzel kişilik ortadan kalktı; ama binlerce daire, yüzlerce şirket, arsalar çoğunlukla şahısların üzerine kaldı. Ve ne yazık ki aynı sermaye, yıllar sonra farklı bir ad altında yeniden faaliyete geçebilecek potansiyelini korudu.
Bu düzen yalnızca dini kisveli yapılarda değil, vakıf ve derneklerin etrafında kurulan ticari ağlarda da karşımıza çıkmaktadır. “İyilik” artık bilanço dilinde konuşuyor; hayır kurumu değil, holding mantığı hâkimdir. Kazanç, inancın yerine geçtiyse, orada hizmet değil, ticaret vardır. Bir zamanlar aynı sofrada oturanlar, yarın aynı mülk için mahkemede karşı karşıya düşebiliyor. Bir zamanlar aynı zikri paylaşanlar, bugün aynı arsa için birbirine kurşun sıkıp toplumsal hizmet yerleri kundaklanabiliyor. Oysa iman yolunda paylaşılamayan şey, zaten kutsal değildir. Bu kavgalar sadece malın değil, imanın da bölünmesidir.
Bütün bu sebeplerden dolayı her bağış kayıt altına alınmalı, her malın izi sürülmelidir. Vakıf, dernek ve sosyal-dini kuruluşların mal varlıkları şahısların üzerinde değil, kamuya açık kayıt sistemleriyle korunmalıdır. Bağış, bireyin değil, toplumun emaneti olmalıdır.
Unutmayalım: bir yapının gerçek mirası binalar, arsalar veya şirketler değildir. Gerçek miras, vicdanlarda bıraktığı güvendir. O güven yıkıldığında, en büyük külliye bile altında yalnızca yankı kalır. Ve toplum ayrışır.





