Görebilmeyi, sesleri duyabilmeyi, bedenimizi taşıyıp bizleri uzaklara götüren ayaklara sahip olmayı ve sahip olduğumuz benzeri birçok nimeti, doğuştan gelen haklar sanıyoruz. Bu hakları hangi emek karşılığı nasıl hak ettik? Bu ayrıcalıklara sahip olmayanlardan üstünlüğümüz nedir? Verilen bu ayrıcalıklara karşı yaratıcıya duyulan minnette ne kadar şükür ediyoruz? Nankör müyüz?
Oysaki bu nimetlerin tek bir dişlisi bozulduğunda, kaybettiğimizin aslında ne kadar büyük bir hazine olduğunu anlıyoruz. Peki, kaybettikten sonra oluşan pişmanlık fayda veriyor mu? Tabii ki çoğu kez hayır.
Hayatın bitmek bilmeyen gürültüsü içinde nefes nefese yaşarken, gözümüzü hep o uzak, puslu hedeflere dikiyoruz. Oysa yaşam, sadece varış çizgisinden ibaret değildir. Nefes aldığımız her saniye, avuçlarımızın içinden süzülüp giden ama çoğunlukla farkına bile varmadığımız birer mucize saklıdır. Bugün pencereden süzülen ilk ışığa, taze demlenmiş bir çayın buğusuna ya da bir dostun "nasılsın" deyişindeki içtenliği ne kadar görebildik ve ne kadar şükredebildik? Yoksa zihnimiz yine "keşke"lerin gölgesinde, "neden"lerin çıkmaz sokağında, o sonu gelmez dünya telaşının esiri mi oldu?
Sağlığımız, soframızdaki ekmeğimiz, akşam döndüğümüzde bizi bekleyen bir kapı eşiği... Her biri, bize karşılıksız sunulmuş birer lütuftur. Bunca güzelliğin ortasında sadece eksiklere odaklanıp karanlığa gömülmek, kendi varlığımıza karşı sergilediğimiz bir nezaketsizlik, hatta bir nankörlük değil midir? Bizden çok daha ağır yükler altında, imkânsızlıkların ortasında bile insan kalma onurunu koruyanları hatırlamak; kibrimizi susturacak, ruhumuzu dinginleştirecek en şifalı ilaçtır.
Hiç unutmamalıyız ki; biz bu dünyada sadece birer yolcuyuz. Sırtımızda kambur ettiğimiz o ağır dert yükleri, aslında ruhumuzu olgunlaştıran birer sınavdan ibarettir. Gökyüzü ne kadar kararırsa kararsın, şafak mutlaka doğar. Her yokuşun bir inişi, her fırtınanın dindiği bir liman, her kederin sonunda bir ferahlık vardır. Asıl mesele, fırtına koparken dümenden vazgeçmemek; savrulurken bile insan kalmayı başarabilmektir. Çünkü insanı en çok yoran şey bazen yokluk değil, bitmek bilmeyen hırslarıdır. Hırs, dizginlenmediğinde ruhu karartan sessiz bir ateşe dönüşür; insanı sahip olduklarına değil, eksik gördüklerine mahkûm eder. Oysa gerçek huzur, daha fazlasına ulaşmakta değil; elindekinin kıymetini bilip kalbini vicdanla terbiye edebilmektedir.
İnsan kalabilmek; merhameti yürekte diri tutmak ve nankörlüğün keskin soğuğunu şükrün sıcak nefesiyle yumuşatabilmektir. Unutmamalıyız ki bugün yorgunluğundan şikâyet ettiğimiz işimiz, işsiz birinin her gece süslediği en büyük hayalidir.
İnsanoğlu gerçekten nankör müdür, yoksa sadece çok mu çabuk alışır? Belki de trajedimiz, alışkanlıklarımızın mucizeleri sıradanlaştırmasıdır. Oysa hakiki mutluluk, büyük piyangoların ikramiyesinde değil; küçük adımların, ince detayların ve sıradan görünen anların içindeki o devasa anlamı keşfetmekte gizlidir.
Gelin bugün bir milat olsun: Şikâyet etmenin konforunu bir kenara bırakalım ve sahip olduğumuz küçük ama paha biçilemez nimetleri tek tek onurlandıralım. Göreceksiniz ki, dert dediğimiz o devasa dağlar, şükür güneşi doğduğunda sadece birer gölgeden ibaretmiş. Hayat, sadece insan olarak yaratıldığımız için bile binlerce teşekkürü hak ediyor.





