Dinler tarihinin en eski tartışmalarından biri bugün hâlâ canlılığını koruyor: Dinler farklı hakikatleri mi anlatır, yoksa aynı hakikatin kültürden kültüre değişen yorumlarını mı? Bu soru sadece ilahiyatçıların değil; felsefecilerin, sosyologların ve dinler arası ilişkilere kafa yoran herkesin gündemindedir. Çünkü insanlığın dinî inançları ne kadar farklı görünse de, bu çeşitliliğin altında aynı arayış bulunmaktadır. Bu da mutlak hakikati bulma arayışıdır. İnsanlar, “Allah”, “Tanrı”, “Hüda”, “God”, “Dios”, “Zot”, “Brahman” ya da bambaşka bir isim deseler de hepsi evrenin nihai kaynağını ifade eder. Bilgi anlayışları da benzerdir; kimi vahiy der, kimi aydınlanma, kimi ilham veya keşif… Ama hepsi insanı hakikate ulaştıracak bir yolun varlığı konusunda hemfikirdir. Ahlaki ilkelerde ise neredeyse tam bir ortaklık göze çarpar: Adalet, merhamet, doğruluk, iyilik, ölçülülük ve sorumluluk… İşte bu yüzden birçok araştırmacı buna “evrensel ahlaki çekirdek” adını verir.
Kur’an, yaratıcının insanlar için belirlemiş olduğu inanç sistemini çoğulluk üzerinden değil, köken itibarıyla teklik üzerinden tanımlar. “Allah katında tek din İslam’dır” ifadesi, teslimiyeti, vahyi, tevhidi ve ahlaki sorumluluğu içeren kadim ilahî tek çizgiyi ifade eder. “Kur’an 610 yılında inmeye başlamasına rağmen, MÖ 2000’li yıllarda yaşadığı tahmin edilen Hz. İbrahim için Ali İmran 67. ayette; “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi”. Al-i İmran süresi 3 te ise: “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti; furkanı da indirdi” der. İncil de Matta 5:17 de; “Kutsal Yasa'yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim” der.
Kur’an ve İncil, dinler arasındaki çeşitliliğe bakarken parçalanmış bir hakikat görmez. Aksine, tek bir hakikatin zamanın ve insanlığın içinden geçerek aldığı erozyonu gösterir. Hakikat birdir; fakat insanın ona yürüyüşü tekdüze değildir. Her çağ, her toplum ve her insan, o hakikati kendi imkânları, dili ve idraki ölçüsünde anlamaya çalışmıştır. Bu yüzden dinî farklılıklar, hakikatin kendisinden değil; insanın onu kavrayış biçimiyle meydana gelmiştir. Belki de bu yüzden Kur’an, “hangi din haklıdır?” sorusundan çok daha derin bir soruyu önümüze koyar: İnsan, hakikate ne kadar yakındır? Ne kadar teslim olmuş, ne kadar arınmış, ne kadar akıl ediyordur? Unutmayınız ki asıl olan, insanın kalbinde kurduğu bağdır; ahlakında, davranışında ve hayat karşısındaki duruşunda açığa çıkan samimiyettir. Kur’an’ın çizdiği ayrım hattı, etiketlerin arasında değil; insanın vicdanında, iradesinde ve taşıdığı sorumluluk bilincindedir.
Günümüzde her ne kadar yaşatılıyor olmasa bile Yahudi geleneğinde yer alan Nuhî Kanunlar, belirli bir kavme mahsus kurallar olmaktan çok, insan olmanın asgari ahlaki zemini olarak görülür. Bu ilkeler, inançtan önce gelen bir sorumluluğa işaret eder; insanın, hangi topluluğa ait olduğundan bağımsız olarak, adaletle, ölçüyle ve merhametle yaşamasını hedefler. Bu yönüyle Nuhî Kanunlar, vahyin yalnızca seçilmiş iddiasındaki bir topluluğa değil, bütün insanlığa uzanan yüzünü temsil eder.
Benzer bir tablo Doğu geleneklerinde de karşımıza çıkar. Budizm’in “Dharma” kavramı, evrenin hem ontolojik hem ahlaki düzenini ifade eder; bu yönüyle teistik dinlerdeki Sünnetullah anlayışıyla şaşırtıcı biçimde örtüşür. Hinduizm’in Atman ile Brahman’ı özdeş gören yaklaşımı, insanın hakikati arayışını mutlak bir birlik zeminine oturtur. Taoizm’de ise Tao, her şeyin kaynağı olan fakat tam olarak ifade edilemeyen ilkedir; bu da Batı metafiziğinin Mutlak Varlık kavramıyla aynı işlevi görür. Kısacası dinlerin çokluğu insanlık tarihinin doğal bir sonucudur, fakat bu çokluk hakikatin bölündüğü anlamına gelmez. Farklı gelenekler farklı diller konuşsa da hepsinin kökünde aynı ilahî kaynağın izleri vardır. Ortak metafizik, ortak etik ve ortak insanlık anlayışı, bu birliğin en güçlü göstergesidir. Tıpkı çok dallı bir ağacın aynı kökten beslenmesi gibi, dinler de farklı yönlere uzansalar bile aynı hakikatin toprağında büyürler. Çoğulluk görünüştedir; birlik ise hakikatin kendisidir.
Anlayacağınız Yahudilik, Hristiyanlık, İslam ya da bambaşka bir ilahi görüş, tarihsel olarak farklı yollar izlemiş olsalar da, anlatılarını aynı ilahî kaynağa bağlarlar. Kendi kutsal metinleri, bu sürekliliği açık ya da örtük biçimde dile getirir; aynı Tanrı’ya yönelişi, aynı ahlaki çağrıyı ve aynı insanlık sorusunu tekrar tekrar hatırlatır. Ayrışmalar çoğu zaman metnin özünden değil, zamanla oluşan yorumlardan ve tarihsel eklemelerden doğar. Böyle bakıldığında ilahi gelenek, birbirini bütünüyle dışlayan rakip hakikatler olmaktan çok, aynı kaynaktan beslenen farklı anlatılar gibi okunmalıdır. Çünkü hak din tekdir ve o da ayrıştırmayı değil, birleştirmeyi esas almıştır.
Bütün bu yollar bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Dinler kurum olarak birleşmeyebilir; buna gerek de yoktur ama dinlerin hedeflediği hakikat, zaten birdir. Hint geleneğinin “Hakikat tektir, bilge kişiler onu çeşitli isimlerle anar” sözü, bu düşüncenin en yalın ifadesidir. İslam düşüncesinde İbn Arabî’nin “Dinlerin hakikati birdir, çokluk suretlere aittir” cümlesi de aynı hakikatin başka bir dile tercümesidir. İnsanlık, tarih boyunca farklı coğrafyalarda, farklı ritüeller ve sembollerle aynı gerçeği ifade etmiş; çeşitlilik ise bu ortak kaynağın kültürel yansımalarından ibaret kalmıştır. Bu nedenle, kendi dinini cemaat, vakıf, tarikat veya mezhep adıyla parçalara ayırıp kendini diğerlerinden üstün ve daha doğru gören oluşumlara bakışımız nasıl eleştirel ama adaletliyse, semavî tüm dinlere bakışımız da aynı ilke doğrultusunda kapsayıcı, adil ve ötekileştirmeyen bir yaklaşım içerinde olmalıdır. Çünkü ilahi kitabımız bunu emir etmektedir. İnsanları ötekileştirmek, bir kısmını diğer kısma göre üstün görmek, cennetlik cehennemlik şeklinde yargılamak doğru değildir. Çünkü hakka inanıp hakkı yaşayan insanların görevi doğruyu yaşamak ve doğruyu tavsiye etmektir; yargıyı ise yalnızca Yaratan’a bırakmaktır.
Demek ki Allah’ı sadece kendilerine ait görmek, kendileri gibi olanların tek cennette gideceğini düşünmek, kendilerini Allah adına karar veren merci olarak görmek, kendilerini diğer insanlardan daha üstün görüp, kimilerini cennetlik, kimilerini cehennemlik olarak nitelendirmek ve benzeri birçok durumda olmak, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Gerçek iman eden insanlar, yalnızca yaratıcıya kul olurlar. Yaratıcıya değil de kendi bozuk ideolojilerine göre yol alıp, güce, kudrete, paraya, mevki-makama aşırı değer verenler, gerçekten iman etmiş olamazlar. Gerçekten iman etmiş olmayanlar, yaratana layık kul olamazlar.
“Hangi inanç olursa olsun; okumadan, aklımızı kullanmadan, araştırma yapmadan, gözümüzü olan bitenlere kapatarak, indirildiğine inanılan esaslara cahilce inanmak, uçuruma gitmekten başka bir şey değildir. Cennet, uçurumlarda aranmaz.”
Uzun lafın kısası; Hz. Âdem zamanında başlayıp farklı zaman dilimlerinde farklı coğrafyalarda, insanlara rehber olsun diye indirilen, çoğu kez insanoğlunun müdahalesine maruz kaldığı için yaratıcı tarafından revize edilen (…Zebur, Tevrat, İncil), ve Hz. Muhammed ile son şeklini alan ilahi inanç hep aynıdır.
“Bilinmelidir ki, tek olan ilah (Allah); İbrahim, İshak ve Yakup’u ata kabul edip her ırktan üstün olduklarını düşünen Yahudilerin de, Meryem oğlu İsa Mesih’e inanıp üçlü teslis düşüncesine sahip Hristiyanların da, tüm peygamberleri kabul edip Hz. Muhammed’in daha üstün olduğuna inanan, İslam olmuş fakat henüz Müslümanlaşmamış kişilerin de, inançsız görünüp zorda kaldığında yaratıcıyı hatırlayanların da, ilahı hiç bilmeyen ve onu hiç anmayanların da ilahıdır.”





