Pakistan ve Afganistan yan yana duran iki komşu ülkedir. Nüfuslarının ezici çoğunluğu Müslümandır. Mezhepsel aidiyet bakımından her ikisinde de Sünni gelenek belirgin ve baskın bir yer tutar. Aynı kitaba inanır, aynı peygambere iman ederler. Buna rağmen iki ülke arasında yıllardır süren gerilimler, sınır çatışmaları ve karşılıklı suçlamalar eksik olmamaktadır. Sorunun temelinde sadece siyasi ihtilaflar yoktur; dini yorum farklılıkları da önemli bir yer tutmaktadır. Taraflar zaman zaman birbirlerini dini yanlış anlamakla, sapmakla veya yeterince Müslüman olmamakla suçlamaktadır. Çatışmalar sırasında her iki tarafta da aynı söz yükselmektedir: “Allahu Ekber.” İşte çelişki tam burada ortaya çıkmaktadır. Aynı Allah’a inandığını söyleyen insanlar, birbirlerinin inancını geçersiz sayabilmektedir.
Tarih boyunca en tehlikeli kırılmalar, bir insanın başka bir insanın imanını ölçmeye kalktığı anlarda yaşanmıştır. Kendisini hakikatin tek temsilcisi olarak gören anlayış, dini bir üstünlük aracına dönüştürür. Tekfir kültürü bu noktada devreye girer. “Ben doğru yoldayım” iddiası kısa sürede “sen yanlış yoldasın” yargısına, oradan da “sen zararlısın” sonucuna ulaşır. Bu zihinsel eşik aşıldığında şiddet kolayca meşrulaştırılabilir hale gelir. Oysa Kur’an’da açık bir ilke vardır: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256). Yine Kur’an’da “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirûn, 6) buyurulmaktadır. Bu ayetler, inancın bireysel bir tercih ve vicdan meselesi olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsanların kalplerine hükmetme yetkisi hiçbir insana verilmemiştir.
Peki, o halde bu bitmeyen “daha Müslüman olma” yarışı neden ortaya çıkmaktadır? Bu sorunun cevabı, din ile devlet gücünün iç içe geçtiği noktada saklıdır. İnanç, siyasal otoriteyle birleştiğinde bir vicdan meselesi olmaktan çıkar ve güç mücadelesinin parçası haline gelir. Devlet, belirli bir dini yorumu desteklediğinde diğer yorumları dışlama eğilimi doğar. Böyle bir zeminde farklılıklar tehdit olarak algılanmaya başlar.
Laiklik tam da bu nedenle gereklidir. Laiklik dini yok saymak değildir. Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını sağlayan hukuk ilkesidir. Amaç, bir inanç yorumunun diğerine üstünlük kurmasını engellemektir. Devletin görevi, kimin daha iyi Müslüman olduğuna karar vermek değil; herkesin inancını ya da inançsızlığını özgürce yaşayabileceği adil zemini oluşturmaktır.
Bugün Türkiye’de de benzer gerilim işaretleri görülmektedir. Kendini “asıl inanan” olarak tanımlayan bazı çevreler, farklı yaşayanları kolayca yaftalayabilmektedir. Camiye gitmeyeni, farklı düşüneni veya dini farklı yorumlayanı yanlış yolda görmek, toplumsal ayrışmayı derinleştirmektedir. İnanç alanı daraldıkça hoşgörü de daralır. Hoşgörü daraldığında ise toplum sessizce kutuplaşır.
Tekfir söylemi yalnızca teolojik bir tartışma değildir; toplumsal barış açısından ciddi bir risktir. Bir insanı “tağut inançta” ilan etmek, onu meşruiyet alanının dışına itmektir. Meşruiyet alanının dışına itilen kişiye yönelik sertlik ve hatta şiddet, bazı zihinlerde haklılaştırılabilir. Tarih, mezhep, tarikat ve cemaat temelli ayrışmaların; hakikati tekeline aldığını düşünen yapıların yol açtığı kanlı çatışmalar ve katliamlarla dolu acı örnekleriyle doludur.
İman sahibi insanların görevi, birbirlerinin kalbini sorgulamak değil; birlikte yaşayabilmenin hukukunu güçlendirmektir. Toplumun geleceği için yapılması gereken, dini özgürlüğü savunurken devlet düzeninin laik niteliğini korumaktır. Çünkü LAİKLİK, İNANANI İNANANA KARŞI DA KORUYAN BİR GÜVENCEDİR. Dini tekeline almak isteyen anlayışlara karşı en güçlü teminat, tarafsız ve hukuka dayalı bir devlet yapısıdır.
İnancı korumanın yolu onu zorla dayatmak değil, özgür bırakmaktır.
Barışı korumanın yolu ise devleti inanç yarışının dışında tutmaktır. Laiklik tam olarak bunun adıdır.





