Din, insanlık tarihinin en köklü ve evrensel değerlerinden biridir; bireyi huzura kavuşturan, toplumu bir araya getiren ve insanı yüksek ahlaki değerlere yönlendiren ilahi bir rehberdir. Ancak tarih boyunca, çıkarcı cemaatler ve sözde hocalar bu kutsal kavramı kendi menfaatleri için bir araç haline getirmiştir. Din istismarı, sadece bireylerin maneviyatını değil, toplumsal bütünlüğü ve devletin bekasını da tehdit eden ciddi bir sorundur. Günümüzde hâlâ bazı sözde din alimleri, Allah’ın adını kullanarak kendilerine mutlak bir otorite kurmakta; takipçilerinden sorgusuz itaat beklemekte ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir.
Din istismarının en somut örneklerinden biri, ekonomik sömürü biçiminde ortaya çıkar. "Himmet", "sadaka" ve "bağış" gibi kutsal kavramlar, bazı yapıların kasalarını doldurmak için araçsallaştırılmaktadır. Maddi sıkıntı içindeki bireyler, sevap kazanma umuduyla son birikimlerini teslim ederken, bu kaynaklar çoğu zaman cemaat liderlerinin lüks hayatını sürdürmesine hizmet etmektedir. Bu durum sadece maddi değil, manevi bir kölelik de yaratır. Takipçilerin eleştiri ve sorgulama hakları ellerinden alınır; şeyh veya hocanın sözü "kutsal", aksini söylemek ise "günah" veya "itaatsizlik" olarak kabullendirilir. Oysaki gerçek din adamı, kendini öne çıkarmak yerine Allah’ı yüceltir; gerçek rehberlik, aklı ve vicdanı zincirlemek değil, özgürleştirmektir.
Din istismarcıları, toplumu "bizden olanlar" ve "ötekiler" diye ayırarak derin sosyal fay hatları oluşturur. Bu ayrım, toplumsal barışın temelden sarsılmasına ve kutuplaşmanın derinleşmesine yol açar. Din, farklılıkları düşmanlık değil, zenginlik olarak görmemizi öğütlerken, istismarcılar toplumu parçalayarak çatışmayı besler. Bu yaklaşım, en masum görünen cemaatlerin dahi zamanla tehlikeli yapılara dönüşebileceğinin sinyallerini taşır.
Sosyolojik araştırmalar, dini söylemlerle toplumsal ayrışmayı körükleyen yapıların, uzun vadede hem sosyal sermayeyi hem de devletin meşruiyetini zayıflattığını göstermektedir. Özellikle kültürel homojenliği dayatan yapılar, toplumsal güveni aşındırır ve dış etkilere karşı savunmasız hale getirir.
Din istismarının en ağır bedeli, ulusal güvenlik alanında ortaya çıkar. Türkiye’de FETÖ örneği, din istismarının bir terör örgütüne dönüşebileceğinin en çarpıcı kanıtıdır. "Hizmet" kisvesi altında yıllarca sinsi şekilde büyüyen örgüt, 15 Temmuz 2016 gecesi devletin kritik kurumlarını ele geçirmeye çalışmış ve ülkenin bekasını tehdit etmiştir. Benzer şekilde, Irak’taki bazı tarikatlar yabancı güçlerin maşası haline gelmiş ve ülkenin istikrarını baltalamıştır. Irak'ın 2003 yılında ABD tarafından işgali sırasında, Bağdat'ın direnmeden teslim olması dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmıştır. Bazı kaynaklar, Kesnizani Tarikatı'nın bu teslimiyette önemli bir rol oynadığını ve Saddam Hüseyin'in en yakınındaki kişilerin tarikatın müridi olduklarını iddia etmektedir.
Bu örnekler, din tüccarlarının sadece bireysel değil, ulusal düzeyde de tehlike arz edebileceğini göstermektedir.
Din reformu tarihinde Martin Luther, 1517 yılında Wittenberg’de 95 Tezini yayımlayarak Katolik Kilisesi’nin otoritesine karşı durmuş ve Avrupa’da Reform hareketini başlatmıştır. Luther’in bu hamlesi, dini sömürü ve istismara karşı aklın ve vicdanın özgürleşmesinin simgesi olmuştur. Luther, kilise liderlerinin halkı maddi ve manevi olarak sömürmesini eleştirmiş ve bireyin Tanrı ile doğrudan ilişki kurabilmesini savunmuştur.
Türkiye’de ise Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yılında çıkarılan Tekkeler ve Zaviyeler Kanunu ile dini kurumları devlet denetimine almış ve dini istismarın önünü kesmeyi hedeflemiştir. Bu karar, dini sahte otoritelerin elinden kurtarmış ve FETÖ gibi yapıların büyüme alanını sınırlamıştır. Eğer bu karar alınmamış olsaydı, Türkiye bugün çok daha fazla örgütlü dini istismar yapısıyla karşı karşıya olabilirdi.
Martin Luther’in Avrupa’da başlattığı reform ve Atatürk’ün Türkiye’deki uygulamaları, dini istismara karşı akıl ve vicdanın önemini gösterir. Biz de çağdaş dünyada, dini çıkar odaklı yapılardan ayırmalı, halkı doğru bilgiyle güçlendirmeli ve eleştirel düşünceyi teşvik etmeliyiz. Çağdaş dünyada hâlâ “şeyhimin sözü Allah’ın sözünden üstündür” diyen milyonlarca insanın varlığı, özgür düşüncenin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Gerçek din, Allah’a aittir. Ne Fethullah’ın talimatnamesi, ne de herhangi bir şeyhin dayatmaları, dine sahip olamaz. Din, ticaret malzemesi yapıldığında hem bireye hem de topluma ihanet edilir. Netleşmesi gereken şudur: Ya Kur’an’ın saf dini, ya da sahte hocaların hezeyan dini! Bu zehre karşı en güçlü silahımız, uyanık bir toplum ve eleştirel düşünceye sahip bir akıldır.
Yazar: Sait Taşçı






Masal tadında okudum elinize sağlık üstad