Türkiye’de dinî önderlik iddiasında bulunan kişi sayısı azımsanmayacak kadar çoğaldı. İlahiyatçılar, imamlar, vaizler, müftüler, şeyhler ve tarikat–cemaat liderleri her geçen yıl daha da çoğalmaya devam ediyor. Ancak bu geniş kitlenin içinden gerçekten toplumu aydınlatan kaç kişi çıkıyor? Daha açık sorayım: Bu kişiler toplumu aydınlatmak için mi varlar, yoksa karanlığı büyüten güçlere hizmet etmek için mi çoğalıyorlar?
FETÖ yıllarca insanların inancını sömürerek büyürken bu dinî otorite kitlesinden çok az kişi uyarıda bulundu. Bugün “Biz aslında biliyorduk” diyenler o dönem neredeydi? O yıllarda kürsülerde konuşanlar ve televizyonlarda yorum yapanlar, bu yapının kötülüğünü nasıl fark edemedi? Bugünü doğru okuyamayan bir topluluğun topluma önderlik iddiası inandırıcı değildir.
Sorun yalnızca FETÖ ile sınırlı değildir. Bir dönem FETÖ’ye övgüler düzen bazı dinî figürler bugün başka tarikat ve cemaatlerin peşine takılmış durumdadır. Keramet iddiaları, uydurma rüyalar ve siyasi yönlendirmeler hâlâ devam etmektedir. Ezber değişmemiş, yalnızca paket değişmiştir.
Bu durumun daha ciddi bir boyutu vardır: Bu dinî otoritelerin önemli bir kısmı devletten maaş almaktadır. Kamu kaynaklarıyla geçinmelerine rağmen toplumu birleştirmek yerine dini siyasi ve toplumsal ayrışmanın aracına dönüştürmektedirler. Devletin sağladığı makamı ve itibarı kamu yararı için değil, kendi çevrelerini büyütmek ve kendi cemaatlerini güçlendirmek için kullanmaktadırlar. Buna rağmen “din adına” konuştuklarını iddia etmektedirler. Devletten aldığı yetkiyi tarikat ve cemaat ilişkilerinin çıkarına kullanan bu yapılar, toplumla birlikte devlet düzenine de zarar vermektedir. Burada kin kusmuyorum. Herkesin gözünün önünde duran bir gerçeği hatırlatıyorum: Dini istismar ederek toplumu zehirlemesine daha ne kadar göz yumulacak?
Kamu gücünü kullanan bazı din görevlileri:
• Dini siyasi propaganda aracına dönüştürmekte,
• Cemaat ve tarikat ilişkileriyle kamu düzenini etkilemekte,
• Atatürk ve laik düzen sistemine karşı toplumu ayrıştıran söylemler üretmekte,
• Hurafe ve yalanları dinî meşruiyetle sunmaktadır.
Bu durum sadece bir etik sorunu değildir. Aynı zamanda kamu güvenliğini ve toplumsal barışı ilgilendiren ciddi bir meseledir.
Bu nedenle yetkililerin pasif kalması kabul edilemez. Tüm kurumların atması gerektiği adımlar açıktır.
1. Denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi,
2. Kamu görevinde din istismarına sıfır tolerans uygulanması,
3. Görevini kötüye kullananların görevden alınması,
4. Suç teşkil eden faaliyetler varsa hukuki süreçlerin işletilmesi.
Bu adımlar bir cezalandırma isteği değildir. Bunlar kamu düzeninin korunması için zorunludur. Elbette tüm işlemler hukuk sınırları içinde ve şeffaf biçimde yapılmalıdır.
Bugün Atatürk’e ve laikliğe saldıranların önemli bir kısmı geçmişte FETÖ’nün yaptığı istismarın benzerini yapmaktadır. Dini bir kalkan gibi kullanarak güç devşirmeye çalışmaktadırlar. Laikliği dine düşmanlık olarak gösterip toplumun hassasiyetleriyle oynamaktadırlar. Oysa laiklik dine karşı değil, dini istismara karşıdır. Bunu bilmelerine rağmen söylememeyi tercih etmektedirler.
Dünün FETÖ savunucuları bugün “muhafazakârlık” iddiasıyla radikal bir çizgiye kaymıştır. Sorun kişilerden değil, din üzerinden güç inşa etme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
Bugün birçok dinî önder hakikati savunmak yerine güce yakın durmayı tercih etmektedir. Oysa hakikat, güçlünün gölgesinde değil; bağımsız aklın ve temiz vicdanın ışığında ortaya çıkmaktadır.





