Yeni bir yıla girerken yeni hedefler listesi yapıyoruz. Bu yılki listenizi hazırladınız mı? Belki bu kez, bu listenin en başına manevi seçenekleri koymamız gerekiyor.
Çünkü bugüne kadar yeni yıla dair yazdığımız hedeflerin ve dileklerin bizi gerçekten mutlu etmediğini; birçok insanın artık yeni bir yıla büyük bir umut ve heyecanla girmediğini gösteren araştırmalar var.
Belki de bu yıl dileklerimizi bir yere not ederken, daha derin bağlar kurabildiğimiz birlikteliklere niyet etmeliyiz. Çünkü bu kadar varlığın içinde, en çok yokluğunu hissettiğimiz şey: Sevgi, bağ, birlik…
Bu sihirli kelimeler kulağa romantik, tatlı, sevecen geliyor. İnsanı yormayan, insana kendini güçlü hissettiren bir hâl gibi anlıyoruz çoğu zaman. Oysa işe bu kelimelere bakış açımızı değiştirerek başlayabiliriz.
Çünkü gerçek sevgi, bağ ve birlik duyguları pek de romantik değildir. Çoğu zaman gerçekçi olmayı gerektirir. İnsanı rahatlatmaz; hatta çoğu zaman iyi hissettirmeyebilir. Can yakar, kalp kırar.
Bugün insanlık, bencil doğasının belki de en zirve noktasında.
“Ben” diye inşa ettiğimiz, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz kulelerimiz var. Etrafına kalın duvarlar ördüğümüz; ayakta kalsın diye, kurduğumuz bağları bir çırpıda koparmaktan çekinmediğimiz bir dönemden geçiyoruz.
İşte sevgi, bağ ve birlik tam da bu kuleyi yıkmayı ve yeniden yapmayı gerektirir. Bu çoğu zaman acı verir. Çünkü bu acı, insanın kendisiyle yüzleştiği yerdir. Bu acı kalbin değişmesinden kaynaklanan kıymetli bir acıdır. Çünkü sevgi, sahte olan her şeyi yıkar ve bize büyük bir gerçekliği görme imkânı sunar. Gözlerimiz daha önce gerçeği hiç görmediği için acır.
Bencil doğamızın “Buradan ne alabilirim?” beklentisini tersine çevirir ve “Her şeye rağmen burada kalabilir miyim?” sorusunu sordurur.
Bu bir teslimiyettir. Ama kör bir teslimiyet değil. İnsanı ortadan kaldıran değil, yerine koyan bir hâl.
Elbette bu vahşi dünyada insan kalbini birden bire herkese açamaz. Herkesi bu farkındalıkla sevmenin zamanı henüz gelmemiş olabilir. Ama kişi kalbini ailesine ve gerçekten dost diyebildiklerine açabilir, onlara eğilebilir, onlara teslim olabilir. Ve işte insan bu teslimiyetin içinde değişmeye başlar.
Aslında hayat; içimizdeki bencillik ile ona karşı çıkan ses arasında, orta bir yerde durabilmeyi öğrenmekten ibaret.
Sürekli güvende olmak, haklı olmak, kazanmak isteyen o ses ile kendini yok sayan, susan, geri çekilen, vazgeçen hâlin tam ortasında durabilmektir mesele.
Sevgi, insanın kendini ne yücelttiği ne de yok saydığı yerdedir. Sevgi, bağ kurabildiği yerdedir. İnsan bu merkeze ne kadar yaklaşırsa, mutluluk da o kadar gerçek olur.
Sevgiyle kırılan insan, işte tam burada durmayı öğrenir. Aşırı talep etmeden… Aşırı geri çekilmeden… Bu duruş dışarıdan sıradan görünür. Ama içeride büyük bir denge vardır.
Ailesine ve dostuna eğildikçe, hayatın dili değişir, tepkiler azalır, rekabet çözülür, yargılar yumuşar. İnsan daha az konuşur ama daha çok duyar. Daha az ispat eder ama daha çok taşır.
2026’ya girerken belki de ihtiyacımız olan şey, daha büyük hedefler değil; daha doğru bir denge.
Ne sadece kendimiz için yaşamak…Ne de kendimizi kaybetmek. İnsan merkeze yaklaştıkça, bağa da yaklaşır. Ve insan bağa yaklaştıkça, hem içi hem dışı yavaş yavaş yerine oturur. Eğer bu yol biraz acıtıyorsa… Bu, yanlış bir yol olduğundan değil. Belki de ilk kez insanı insan yapan yere yaklaşıyoruzdur. Çünkü taşlaşmış kalplerimiz, ilk kez gerçek sevgiyle temas ediyordur.





