Tren sessizce hareket ediyor.
Rayların metal sesi, kalbimin ritmiyle aynı anda atıyor.
Başta pencereden gördüğüm manzara tanıdık: dağların arasından geçiyorum, mavi gökyüzü, nehirler. İlerledikçe şehirler, yollar ve insanlar ...
Ah insanlar! Yine savaşıyorlar.
Yüzyıllardır öldüren, ölen, acı çeken ama akıllanmayan insanlar…
Tarihin kanlı sayfalarında geçmişi temiz bir halk var mı acaba?
Dün mazlum olan, gücü bulunca zalim oluyor.
Uzun süredir kalbimde uyanan bir nokta var.
Ve yine büyük güç oraya dokunarak kendisini hatırlattı.
Dışarıda gördüğün her şeyin aslında içinde saklı olduğunu artık biliyorsun, değil mi?
Eğer dışarıda savaş ve acı görüyorsan, kalbinde de bundan başka bir şey yok.
Hepsini ikna edip birliğe, bağa, sevgiye getirmedikçe dışarıdaki savaş asla bitmeyecek.
O noktadan çıkan kısık bir ses beni çağırıyor.
“Gel,” diyor; “ver, bağ kur, sev.”
Ama ben ona sırtımı dönüyorum.
Kafamı çevirirsem zayıf düşecekmişim , kaybedecekmişim gibi hissediyorum.
Kalbim ise hiç rahat vermiyor, sürekli aklımı sıkıştırıyor.
İçerisi bir savaş yeri: kıskançlık, kin, haset, korku…
Güç, bilgi, para, şehvet…
Kalbim aklımı ele geçiriyor; “Hepsini istiyorum,” diyor.
Aklım, kalbine itaat etmekten başka çaresi olmayan bir zavallı.
Ve sonra dünyaya bakıyorum.
İnsanlar var; gözü dönmüş, doymak bilmez.
Her şeyi yutmak, her şeye sahip olmak istiyorlar.
Çocukları öldürüyor, savaş çıkarıyor, kan akıtıyorlar.
Kimse onları durduramıyor.
Ama bir grup insan daha var ki…
Sessiz, sakin, kalpleri açık.
“Birlik,” diyorlar. “Sevgi,” diyorlar. “Bağ,” diyorlar.
Her gün bunun için kendileriyle savaşıyorlar; ''Kalbimizi arındırabilirsek, sevgi aramızda bir ışık gibi parlayacak.'' diye ısrar ediyorlar.
Her şafaktan önce, karanlığın en yoğun olduğu anda fısıltıyla konuşuyorlar.
İnsanlık bir bütün olarak kalplerindeki savaşı kazanabilirse, dünyadaki tüm savaşlar son bulacak.
Ama kötüler duymuyor onları — sanki duysalar kaybedecekler.
Sanki kafalarını o tarafa çevirseler yenilecekler.
Çünkü o cılız ses, kalplerindeki kötülüğü söküp atmalarını istiyor. Ama savaşanlar korkak; sevmekten korkuyorlar.
İçimdeki sesler, dışımdaki seslerle karışıyor .
İçim dışım aynı oluyor.
İki dünya birbirine geçiyor; sesin geldiği yönü ayırt edemiyorum artık.
Sanki kalbimin duvarları yıkılmış da dış dünyanın fırtınası içeri dolmuş. Ya da belki tam tersi — içimdeki savaş dışarı taşmış, dünyayı sarmış. Her şey bir olmuş: ben, onlar, iç, dış, savaş, barış.
“Savaşı önce nerede bitirmeliyim?” diyorum kendi kendime. Dışıma gücüm yetmez; dinlemezler beni. Hırs onları kör etmiş. Barış desem, bağ desem, sevgi desem — bütün dünya düşman belleyecek beni. Onları yollarından çevirecek gücüm yok.
İçime döndüm.
Kısık sesi dinledim; kafamı çevirdim ona. O an içimdeki bütün arzular ayağa kalktı; istemediler birleşmeyi, sevmeyi. Bağ kurmayı reddettiler. Ama ben sustum ve dinledim.
O kalbimdeki noktaya artık daha yakın yürüyorum. Beni savaşmaya ikna eden duygularımla tek tek yüzleşiyorum. Gerçek bir savaşçı gibi dikiliyorum karşılarına — korkmuyorum.
Bağ kurmak, sevmek, bir olmak isterken beni en çok zorlayan duyguların üstüne yürüyorum: kıskançlık, öfke, kibir, korku…
Hepsi karşıma dikiliyor, ama bu kez kaçmıyorum.
Çünkü biliyorum ki dışımızdaki tüm savaşlar, kötülüğümüzü iyilikle tamamlamamız için bir çağrıdır. Anlıyorum ki kalplerimizdeki o karanlıkla göz göze gelmeye cesaret ettiğimiz an her şey sakinleşecek ve ışık üzerimizde parlayacak.





