Ve evrensel düzene karşı gelen tek varlık insandır. Egoist bir doğayla yaratılmıştır.
Bu doğa, yalnızca kendisi için almak, sadece kendi çıkarını gözetmek ve her şeyi kendi etrafında döndürmek üzerine kuruludur.
İnsan, doğadaki tüm unsurlarla tamamen zıt bir yapıda var olmuştur.
Doğada her şey birbiriyle uyum içindeyken, bu düzeni bozan ve tüm sistemi altüst eden tek unsur insandır.
Her varlık bir bütünü tamamlar. Almak için değil, var olmak için alır.
Ama insan öyle değildir. İnsan yalnızca almak için alır.
Ne kadar aldığıyla övünür, ne kadar sahiplendiğiyle ölçülür. Ve tüm arzuları bu doğadan beslenir.
"Modern İnsanın İlkel Hayatı" makalesinde de değindiğim gibi, insan gelişmiş ve ilerlemiş görünse dahi, arzuları mağarada yaşayan atalarından bugüne kadar hiç değişmedi.
Bu arzular basitçe; hayatta kalmak için yemek-içmek, güvende hissetmek için barınmak, soyunu devam ettirmek için üremek, bulunduğu çevrenin saygısını toplamak ve bilgi ve para...
Buraya kadar hepimiz sıradanız.
Aynı kodla yazıldık, aynı boşluğu taşıyoruz.
Beş duyumuzla algılıyoruz dünyayı.
Kulaklarımızın duymadığı, gözlerimizin görmediği, elimizin dokunmadığı hiçbir şeyi gerçek saymıyoruz.
Bu sınırlı algı, bizi içe kapatıyor.
Ve biz, bu kapalı sistemin içinde her şeyi kendimize çekmek istiyoruz.
Her şeyi içimize almak, yutmak, sahip olmak istiyoruz.
Sonsuz bir dışsal tatmin arayışı…
Ama sonuç hep aynı: Yetmiyor, tatmin etmiyor, doyurmuyor.
Çünkü dışarısı sınırlı, içerideki boşluk ise sonsuz.
Ve zaman akıyor… Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık…
Koşuyoruz, biriktiriyoruz, tüketiyoruz, başarıyoruz, kaybediyoruz… Ve sonra? Ölüm sessizce gelip oturuyor yanımıza.
Peki dönüp baktığımızda, elimizde kalan ne ?
Birkaç anı, birkaç madde ve belki içimizde hâlâ kıpırdayan ama adını koyamadığımız bir özlem.
Basitçe bakacak olursak; kısıtlı olarak algılayan beş duyu organımız ve atalarımızdan bugüne kadar değişmeyen beş ilkel arzumuzun içinde sıkışıp kaldık.
Peki bu gerçekten kötü bir şey mi? Bugün birçok psikoloji kitabında, kişisel gelişim seminerlerinde, sosyal medyada insanlara kendilerini sevmeleri öneriliyor. Kendini sevmenin nesi kötü olabilir?
Burada bahsettiğim, doğamızın parçası olan ilkel sevgi değil; egonun kendini yüceltme, merkeze alma tutkusu.
Kendini sevmenin kişiye ve çevresindekilere nasıl bir zarar verdiğini gözlemlemeyen, bunu keşfetmeyen ve bu kötülüğü hissetmeyen birisiyle konuşacak hiçbir şey yoktur. Tabii ki bu insanlar kendilerini sevmeye ve egolarını kutsallaştırmaya devam edebilir.
Ancak kişi, kısıtlı duyuları ve ilkel arzularının ötesinde bir anlayışa yükselmeye gönüllüyse, o zaman bunun hakkında konuşmaya ve düşünmeye değer.
İşte şimdi sormamız gereken gerçek soru bu:
Peki, sadece bu sınırlı algılara sıkışıp kalmadan…
Gerçekten “ilerlemek” istiyorsak…
Nereden başlamalıyız?
Neye özlem duymalıyız?
Neyin hayalini kurmalıyız?
Kendimizi anlamaya, içimize dönmeye ve bu doğayı — alma arzusunu — dönüştürmeye özlem duymalıyız.
Çünkü insan, ancak içsel evrimle, kendisini sınırlayan doğasını tanıyarak ve onun ötesine geçerek gerçek anlamda “insan” olur.
Ama bu, öyle basit bir farkındalık değildir.
Kendine dürüst olman gerekir. Maskelerini indirmeye cesaret etmen…
Çünkü insan, her şeyi ama her şeyi sadece kendi için yapar.
Ne kadar “iyi” görünürse görünsün, en “fedakâr” eyleminde bile kendi konforu, kendi duygusu, kendi tatmini vardır.
Hayvanları mı seviyorsun?
Gerçekten onların iyiliği için mi, yoksa sana huzur verdikleri için mi?
Kitap mı okuyorsun?
Bilgi seni dönüştürdüğü için mi, yoksa zeki görünmek sana iyi hissettirdiği için mi?
Spor mu yapıyorsun?
Sağlık bilinciyle mi, yoksa aynadaki görüntünle gururlanmak için mi?
Sevdiğini mi söylüyorsun?
Onu düşündüğün için mi, yoksa o seni sevdiği sürece mi?
Her şey, ama her şey, seni tatmin ettiği sürece güzel. Sana fayda sağladığı sürece anlamlı.
İşte bu — fark edilmesi en zor hakikat.
Çünkü egon ustaca gizleniyor.
İyilik kisvesiyle, fedakârlık maskesiyle, duyarlılık süsüyle…
Ama insanın doğası budur. Ve doğan neyse, ilk adım onu tanımaktır.
Eğer bu noktada kendinle yüzleşebiliyorsan, işte o zaman sıradanlığın dışına çıkmaya başlamışsındır.
Çünkü artık otomatik yaşayan değil, kendi doğasını gözlemleyen birisin.
Ve bu, sıradan bir hayatla olağanüstü bir yaşam arasındaki ilk eşiğe geldin demektir.
Bu doğayı dönüştürmek mümkün. Ama önce onu gözlemlemelisin.
Gün içinde bir eylemini fark et: Gerçekten neden yaptın?
Duyduğun, düşündüğün, söylediğin şeyin kaynağı neydi?
İşte bu sorularla başlıyor yolculuk…
Ve her cevap seni biraz daha içine, biraz daha gerçeğe yaklaştırır.





