Sence zaman diye bir şey var mı?
Sohbetin geri kalan kısmında merdivenleri hızlı hızlı çıkarken arkamdan duyduğum son şey buydu. Ve günlerdir bu cümlenin üzerinde düşünüyorum…
Hepimiz zamanın peşinden koşuyoruz. Peki akıp gidiyor gibi hissettiğimiz ve sürekli yakalamaya çalıştığımız bu şey ne?
Mevsimlerin geçmesi mi? Saatin ilerlemesi mi? Gece ve gündüzün birbirini kovalamaya devam etmesi mi?
Takvim yalnızca olayların sırasını kaydediyor. Saat ise bir yerden bir yere giderken geçirdiğimiz fiziksel hareketi ölçüyor. Bu, dışımızda ilerleyen fiziksel zamandır. Dünyanın neresinde olursak olalım bir gün yirmi dört saattir. Yüzlerce yıl önce de böyleydi, bugün de.
Ama asıl soru şu:
Gerçekten zaman mı değişti, yoksa biz mi başka bir şey hissetmeye başladık?
Zaman içimde mi akıyor, dışımda mı?
Bir saat bazen benim için su gibi akarken, acı çeken biri için sonsuz olabilir. Aynı zaman: Mutluyken hızlanır, sıkıntıdayken ağırlaşır, beklerken donar, özlerken kabusa dönüşür. Bunları fark edince zamanın içimde aktığını anlamak zor değil.
Zaman, aslında arzunun bir hâlden diğer hâle geçerken içimde bıraktığı izdir. Ve arzularım ne kadar sık değişiyorsa, zamanı o kadar hızlı hissederim. Örneğin bir bebek zamanı hissetmez; çünkü arzusunun geçmişi ya da geleceği yoktur. Büyüdükçe arzular gelişir, kıyas başlar ve zaman algısı ortaya çıkar.
Nesiller ilerledikçe her şeyin daha fazlasını istemeye başladık. Eskiden insanlar yıllarca aynı hedefin peşinden giderdi. Bugün ise:
Daha fazla güç, daha fazla bilgi, daha fazla para, daha fazla heyecan, daha fazla başarı...
Sonu gelmeyen bir “daha fazla” döngüsünün içindeyiz. Arzularımızı bir noktada sabitleyemediğimiz için zaman herkes için hızlanıyor. Sürekli tüketiyor, kıyaslıyor, bekliyoruz ve zaman biz fark etmeden akıp gidiyor. Bugün çocuklarıda her şeyin daha fazlasını isteyen arzularımızla yetiştirdiğimiz için yetişkinler gibi zamanın çok hızlı geçtiğini hissediyorlar.
Yani zamanın hızı, içimizde akan arzuların hızına paralel olarak ilerliyor. Arzularımızı yönetmeyi ve içlerinden faydalı olanları seçip onlara yoğunlaşmayı öğrenmediğimiz sürece bu arzular tarafından tüketiliyoruz. Bizden önceki nesillerin sahip olmadığı bir çok şeye sahibiz; konforlu hayatlarımız ve yaşamımızı kolaylaştıracak bir çok imkanımız olmasına rağmen hala mutsuz ve eksik hissediyoruz. Zaman akıp giderken hissettiğimiz şey ise şu cümleye dönüşecek:
“Zaman gelip geçti ve ben hayatımdan hiçbir şey anlamadım… Yaşamak istediğim onca şey varken ben birgün hiçbir şey yaşamamışım hissiyatıyla bu dünyada ki zamanımı dolduracağım.”
Çağımızın en büyük hastalığı sadece kendini düşünmektir. Bugün tüm acılarımızın ve mutsuzluklarımızın nedeni, herkesin sadece kendisini mutlu etmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Bu, insanı sığlaştırır ve zamanı değersizleştirir.
İçimizde büyüttüğümüz her arzu bencildir, çünkü insan bencil yaratılmıştır.
Bunu yok edemeyiz fakat dönüştürebiliriz. Arzuların neye hizmet ettiği niyetimize bağlıdır. Niyetlerimiz, arzunun yönünü belirler.
Bir doktor elindeki neşterle birinin hayatını kurtarabilir; başka biri aynı neşterle birini öldürebilir. Alet aynıdır, niyet farklıdır.
Bizi bencillikten kurtaracak tek şey, doğanın yasalarıyla uyumlanmaktır. Çünkü doğa, içindeki tüm unsurların, hatta bir toz tanesinin bile iyiliğini gözetir. Açık bir kalple bakacak olursak görürüz ki doğa bize bununla ilgili bir çok örnek verir.
Yağmur yağdığını bilmez; toprağı uyandırır.
Rüzgâr estiğini düşünmez; bulutu taşır, tohumu savurur.
Güneş varlığını tartışmaz; ısıtır, olgunlaştırır, hayatı mümkün kılar.
Hiçbiri “ben” diye başlamaz. Hiçbiri kendisini merkeze koymaz. Ve bu yüzden doğada zaman yoktur. Hayvanlar pazartesi sendromu yaşamaz.
İnsanda arzularını yönlendirmek için doğadan örnek almayı başarabilirse ; yani başkalarıyla birlik için bağ kurabilirse, zamanın ötesinde bir algıya geçer. Böyle bir kişi: Üzgünken zamanın ağır ilerlemediğini, mutluyken zamanın uçup gitmediğini, beklerken zamanın donmadığını fark eder.
Çünkü hangi ruh halinde olursa olsun, kurduğu bağ sayesinde tamlık ve bütünlük hissine sahiptir. Bu hâlde eksiklik yoktur; olanı reddetmez, zihni onunla oyun oynayamaz, hayatla uyum içindedir.
Bu nedenle çektiği en ağır acılar ve olumsuzluklar onun için bir ızdırap değil, değişim fırsatıdır.
Zihnini hızla toparlayabilir, sakin kalabilir, doğru kararlar verebilir.
Zamanın peşinden koşmaz; zamanı doldurur. Hayatı daha derin bir anlamla yaşar.
Arzularımızı bencillikten bağa dönüştürdüğümüzde zaman akıp gitmez, zaman derinleşir ve yerini bulur.






Farklı,isabetli bir bakış açısı
Teşekkür ederim :)