“İnsanın kaderi ölmektir” diye duydum.
Daha beşiğine yatırılırken herkesin bildiği tek ve kesin gerçek şudur: Bu yeni hayat bir gün sona erecek.
Yaşam, ilk nefes ile son nefes arasına sıkışmış kısa bir deneyimdir. Ama ben bu kısa deneyimi uzun yıllar boyunca abartılı bir ciddiyetle yaşadım. Bu ciddiyet bazen mutluluk ve heyecan getirse de, çoğu zaman yorucu, kırıcı ve tüketici oldu.
Gündelik telaşlar… Birbirini kovalayan arzular… Gerçekleşmesini beklediğim hayaller ve onlara eşlik eden hayal kırıklıkları…
Tüm bu koşuşturmanın içinde, ölüm gerçeği — yani bir sonraki nefesin bile garantisi olmadığı hakikati — ağır bir sis perdesinin arkasına çekildi. Ben ise o sisin içinde koşmaya devam ettim; sanki zaman tükenmeyecek, sanki hayat hep böyle sürecekmiş gibi…
Bu yoğunluğun içinde beni yıllarca sıkıştıran güçlü bir duygu vardı. Haydi bugün o duygunun içine birlikte girelim: Korku.
Hayatım boyunca birçok şeyden korktum. Sevdiklerimi kaybetmekten, terk edilmekten, sağlığımı yitirmekten… Büyük-küçük onlarca korkum vardı. Çünkü sahip olduğumu sandığım her şeyin altında büyük emeklerim vardı: gece gündüz çalışma, hayal kurma, acı, kırgınlık… Ve sonunda bu şeyler benim için sadece “değerli” olmaktan çıkıp “benim” oldu.
Tehlike işte burada başlıyor. Çünkü sahip olduklarımın bir süre sonra “ben” olduğunu fark ettim.
Benim işim… benim eşim… benim çocuğum… benim param…
Ve benliğimi bu şeylerin üzerine kurduğum anda korku büyüdü. Bağlılık fark edilmeden bağımlılığa dönüşmüştü. Ve bağımlılığı kaybetme ihtimali benliğimin çöküşü gibi geliyordu.
Korkunun özü buydu: Korku, benliğimi yanlış yere bağladığım her noktada kendini gösteren bir işaretti.
Bu durumu engellemek için insan içsel bir yöntem geliştiriyor:
Kontrol etmek.
Her şeyi kontrolümde tutarsam, hiçbir şey yıkılmaz sanıyordum.
Hayatı, bir atın boynuna takılı eğer gibi sağa sola çekmeye çalıştım; bazen ipi gerip yavaşlatmak, bazen kırbaçlayıp hızlandırmak istedim. Çünkü kendimi çok akıllı, çok güçlü zannediyordum.
Elbette bu hiçbir zaman olmadı. Benim kontrolümün üzerinde, daha büyük bir güç vardı. Ne yaparsam yapayım her şey, olması gereken şekilde ilerliyordu. Yaşanacak olandan kaçmak imkansızdı.
Bu gerçekle yüzleştiğim gün durdum. Gerçekten durdum.
Ve “benim” sandığım şeylerin aslında bana ait olup olmadığını derin derin düşündüm.
Bu ayrımı yapmak kolay değildi; çünkü benlik, yıllarca sahip olduklarına sıkı sıkı tutunmak istiyordu.
Ama hayatın bana göstermek istediği hakikati görebilmem için, bütün korkulardan kopmam gerektiğini hissediyordum. Şimdi içimde bir korku yükseldiğinde kendime şunu hatırlatıyorum:
Ben sadece elimden geleni yaparım. Gerisi asla benim kontrolümde değildir. Dışarıda olup bitenleri yönetemem. Kaybetmemek için avuçlarımın arasında tutmaya çalıştığım şeyleri tutamam. Zamanı durduramam, kaderi bükemem, hayatın akışını dilediğim gibi şekillendiremem.
Sevdiklerimi ne kadar korumaya çalışırsam çalışayım, onların yürüdüğü yolu onlar adına yürüyemem. Onların kaderini benim niyetimle değiştiremem. Sadece yanında olurum; geri kalan, benim gücümün sınırlarının ötesindedir.
Bunu kabul etmek önce acı veriyor, çünkü benlik “her şey benim kontrolümde olmalı” diye bağırıyor.
Ama tam da o anda şunu fark ediyorum:
Korku, kontrol edemediğim şeylere tutunduğum için büyüyor. Teslim olduğumda değil.
Kontrolden vazgeçmek bir yenilgi değil; tam aksine, insanın kendi sınırını onurlandırmasıdır. Ve sınırını bilen insan, korkunun içinde kaybolmaz. Çünkü neyin kendisine ait olduğunu, neyin asla olamayacağını görmeye başlar. O anlarda içimde yavaşça şu cümle beliriyor:
“Ben akışa karşı duramam. Ama akışa nasıl karşılık vereceğime karar verebilirim.”
Bu fark, korkuyu susturmaz belki… Ama onu bulunduğu yere oturtur: Benliğimin efendisi olmaktan çıkar, içsel gelişimin bir rehberine dönüşür.
Peki İnsan Aslında Neyden Korkmalı? İnsan dış tehditlerden değil, benliğinin içeride oynadığı oyunlardan korkmalı. Kendi benliğini sahip olduklarına bağlamaktan, bağlılığı fark etmeden bağımlılığa dönüştürmekten korkmalı. Kontrol etme arzusu, zihnin geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır; insan, zihninin bu oyununun benliğini ele geçirmesinden korkmalı. Her korkunun altındaki mesajı görmek yerine korkularının gözünü kör etmesinden korkmalı. Eşi, işi, unvanı, parası, gücü ve zekâsıyla kurduğu sahte bir benlikten korkmalı. İçsel pusulasını kaybetmekten, korku karşısında körleşmekten, korkularının esiri olmaktan korkmalı.
Bu hayatta insanın doğru kurması gereken tek bağ vardır: Sahip olduklarına bağımlı olmak değil, hayatın akışına içsel bir bağ kurmak.
Korku, bu bağı yanlış yere kurduğumuzu hatırlatmak için vardır. Ve insan, kaybetmekten korktuğu şeyleri yavaşça bıraktığında aslında hiçbir şeyi kaybetmediğini, kaybolduğunu sandığı şeyin sadece sahte benlik olduğunu anlar.





