İnsanlığın bilinen en kışkırtıcı gerçeğine kör, sağır, dilsiz çoğu zaman..
Mevcut iddiayı savunmaya gelince saklambaçta yakalanmamaya yemin etmiş küçük bir çocuk hırsı baş gösteriyordu.
Budanan buğday tarlası misali daha da gür baş gösterme eylemini sadece sözlerde bırakmıyor harekete de geçiriyordu.
Bazen silik, anlaşılması güç bir tablonun siması bazen de arsız, küstah bir silüetin kahkahasının yankısına kulak kabartıyordu.
Bu yankının sesi o kadar baskındı ki diğerleri bir fısıltının betimlemesini yapıyordu.
İlk ağızdan duyulan deneyimler objektif olarak ölçülebilirliğin çemberinden geçebilir miydi acaba?
Bu sorunun niceliğini tartışaduran koloninin senfonisiydi ardı arkası kesilmeyen sesler.
Kimi nağmenin âlasını yapıp takdiri topluyordu kimi ise tiz sesiyle kulakları tırmalıyordu.
Kimi varlığının nasibini bir ses ayarından aldığını sanıp daha da yükselmesinden, kimi nefretinin ardında yatan kini kusarcasına hararetle eşlik etmenin kimi ise fısıltısının ardında var olan kelimelerin gücüne sırtını yaslamış anın tadını çıkarıyordu.
Kiminde hırs, kiminde öfke, kiminde güven yatıyordu.
Bu uyaranların her biri her varlıkta farklı deneyimlere kapı aralıyordu.
Tek sorun her açılıp kapandığında gıcırdayan kapının sesiydi.
Fizyolojik durumu, davranışsal depolanan verilerin analizi ve daha pek çok etkenle içli dışlı olmaktan duyduğu rahatlığını 5 metre öteden sırıtıyordu yüzüme.
Sorgusuz sualsiz abandığı duyguların esiriydi insanoğlu.
Getirisi kadar götürüsü de göz ardı edilemez bi mevkiden selamlardı çoğu zaman.
Ağır aksak tırmandığı tepenin altı üstü yolun sonu olması umuduyla içinde bulunduğu savaştan beraat etmenin verdiği bayağı bi yorgunluk en az onun kadar da tükenmişliği yansıtan bakışlarla son bir tebessümü yerleştirmişti belki de..
Kâh dolup taşan bir nehrin eteklerinden dökülen taşlar, kâh binbir türden yolcuya mesken olan dağlar.
Her birinin uyandırdığı bir pazar kahvaltısı kadar huzurlu, evinde gibi hissettiren insanlar kadar da güven dolu hissiyatlarını serpiştirdiği bir hayat vardı..





