Suskun, çelimsiz bir o kadar heybetli bir çınarın gölgesinden karalıyordu bu sefer gönlünden coşanları.
Bi koca ırmağın şırıtlısı kadar yüksek ama yanına karışan kuş cıvıltıları kadar da silik bir muhakemenin gizli sanıklarını ağırlıyordu.
Deliller yetersiz iddialar da güçsüz denilemeyecek ölçüde varlığını hissettiriyordu.
Bu çelişki dolu silsilenin yönetmenliği çoğu zaman kapkara bir uçurum kadar mağrur en az onun kadar da tevazu denen okyanusta küçücük bi göleti yansıtmanın verdiği gururu taşıyordu.
Kâh coşup duran bi çocuk parkı civarındaki kıkırdayışların bağırışların kıpırtısına kâh gözyaşlarına sığmaya çalışan korkuya, öfkeye en çok da çaresizliğe yer açmaya yüz tutmuş kırık dökük camların arasından sızan rüzgara, çileyeydi isyanı.
Fazla derin en az onun kadar da sığ bi kokunun hafızamda kurduğu üstünlüğün ikilemini ise bazen anlatılamayacak düzeyde silik ama iliklerine kadar da sinecek durumda olmasını çırpınışları ele veriyordu.
Mesele nerede olduklarından çok ne kadar savaşabilecekleriydi.
Pes edenlerin ardı arkası kesilmiyor her seferinde kelime kelime yok oluyorlardı.
Tıpkı durak başı azalan yolcularına ettiği vedalaşmayı yeni merhabaların getireceğinden şüphe duymayan şöforün yüzündeki buruk tebessümün yerini alması gibi..
Tıpkı getirilerinin olduğu kadar götürülerinin de olacağını bilmene rağmen hayat denen ırmaktan tadılan suyun verdiği ferahlama ve minnet duygusu gibi...
Mutluluğun hüzün, gözyaşının kahkaha, öfkenin dinginlik ve hayal kırıklığının da umut denen mirastan alınacak hakları vardı.
Her zaman terazi doğru basmasa da o pastayı eşit bölecek insanlar illaki vardı.
Üstünlüğü hak kılan galibiyetin çemberinden geçmekti.
Bunu kabul edilebilir kılan da galibiyetin mahcubiyet denen varlığa gebe kalması kadar gururun da dar ağacından sallandırılmayı bekleyen idam cezasına mahkum edilmış olmasıydı.
Bu en çaresiz yenilgiydi...





